Anadolu'nun Türkleşmesi Yazı Dizisi
Süleyman Armağan Er (Türk Güncesi kurucu ortağı)


Anadolu’nun Türkleşmesi, sadece bir demografik bir değişim değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal dönüşümlerin yaşandığı karmaşık bir süreçtir. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız steplerinden başlayan Türk göçleri, yüzyıllar boyunca süren mücadeleler ve fetihlerle Anadolu’ya ulaşmıştır. Orta Asya’daki karışıklıklar, iklim değişiklikleri ve siyasi çatışmalar, Türk boylarını batıya göçe zorlamıştır. Göktürkler ve Uygurlar gibi güçlü devletlerin yıkılması ve Moğol işgali, büyük göç dalgalarına yol açmıştır. Bu göç dalgaları, Orta Asya’dan Hazar Denizi'nin doğusuna, Maveraünnehir’e, Horasan’a ve nihayetinde Azerbaycan ve Anadolu’ya kadar uzanmıştır. Anadolu’ya ilk Oğuz akınları, Selçuklu Devleti döneminde başlamış ve bu akınlar Malazgirt Savaşı ile doruğa ulaşmıştır. Sultan Alparslan’ın 1071 yılında Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’e karşı kazandığı Malazgirt Savaşı, Anadolu’nun kapılarını Türklere açmıştır. Bu zafer, Anadolu’nun Türkleşme sürecinin hızlanmasına neden olmuştur. Türklerin, Anadolu’ya yerleşmesi ve bu toprakları yurt edinmesi, Bizans’ın askeri direncinin kırılmasıyla mümkün olmuştur. Anadolu’nun Türkleşmesi, sadece askeri zaferlerle sınırlı kalmamış, aynı zamanda kültürel ve sosyal değişimleri de beraberinde getirmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti ve beylikler döneminde Türkler, geldikleri topraklardaki göçebe yaşam tarzlarını Anadolu’ya taşımışlar ve Anadolu’yu baştan aşağı imar etmişlerdir. Selçuklular, Anadolu’da güçlü bir devlet yapısı kurarak, Türk kültürünü ve İslam dinini bu topraklara yaymışlardır.



Altaylardan Tuna’ya Cihangir Bir Türk Topluluğu: Oğuzlar

Anadolu’ya olan Türk göçlerini ayrıntılı bir şekilde irdelemek için aslında tarihte çok daha gerilere gitmek gereklidir. Herkesin bildiği üzere, Türkler tarih sahnesine Orta Asya’da Altay Dağları ve çevresinde çıkmışlardır. “Türk” adını yazılı olarak ilk kez 420 yılına ait bir Pers kaynağında ve Çin kaynaklarında ilk kez bir Çinli devlet adamının 542 yılında yazılmış biyografisinde görmekteyiz [1]. Türk kelime anlamı olarak “güçlü”, “kuvvetli” demektir. Önemle vurgulanması gereken şey Türk isminin siyasi bir isim ve Göktürk devletinin başındaki Aşina hanedanının ismi olduğudur. Orta Asya’da Karluklar, Uygurlar, Kırgızlar ve Oğuzlar gibi aynı dili konuşan boyları aynı devlet altında toplayan Göktürkler’in etkisiyle zamanla Türk kelimesi bu coğrafyada yaşayan farklı Türk boylarının ve topluluklarının da ismi olmuştur. 6. ve 7. yüzyıllarda Kazakistan bozkırlarında yaşayan Türk kökenli boyların genel adı Töles idi [2]. Töles boyları siyasi birlik olmaksızın bağımsız hareket etmekteydiler. Töles sadece bir boyun adı değil, bütün boyların genel adıydı. 6. yüzyıl ortalarında Göktürkler Orta Asya’da hızlı bir şekilde güç kazanırken Tölesleri hakimiyetlerine almışlardır. Bu hamleyle oldukça güçlenen Göktürkler bir süre sonra bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Dolayısıyla, Tölesler tarihte Türk ismini adında taşıyan ilk devlet olan 1. Göktürk devletinin kuruluşunda önemli rol oynamışlar ve daha sonra da devletin en önemli unsurlarından olmuşlardır. Aslında devletin ismi Türk/Türük idi ancak tarihte bu devleti diğer devletlerden ayırmak için Orhun Kitabelerinde geçen Göktürk/Köktürk adı kullanılmıştır. Doğu ve Batı Göktürk Devletlerinin Çin esaretine girmesiyle başsız kalan Tölesler örgütlenmeye başlamışlardır. 627 yılından itibaren artık boy grupları değil, teker teker boylar ön plana çıkmaya başlamıştır. On Ok, Üç Oğuzlar ve en doğudaki Dokuz Oğuzlar bu örgütlenmelere bir örnektir. Moğolistan’ın doğusunda yaşayanlar dokuz boydan oluştukları için onlara Dokuz Oğuz denilmiştir. Kazakistan bozkırlarında yasayanlar 634 yılında bir kurultay düzenleyerek On Ok (On Kabile) ismi altında örgütlenmişlerdir. 2. Göktürk devleti döneminde On Oklar, Türgişler olarak anılmaya başlamışlardır. 766’dan itibaren bu boy topluluğu için Türgiş ismi yerine Batı Oğuzları/Oğuzlar kullanılmaya başlamıştır. Daha sonraları Anadolu’yu yurt edinecek Oğuzlar bunlardır. Töleslerin Kuzey Kazakistan’da İrtiş Irmağı civarında yaşayanları Kimekleri, sonra da Kıpçakları meydana getirmişlerdir. Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’a göre, Töleslerin 4. ve 5. yüzyıllarda yaşayan boyların genel ismi olan Kao-ch’e’ (Kanglı)larla aynı oldukları görüşü çok isabetlidir. Kanglı kelimesi “Yüksek Araba” anlamına gelmektedir. Hocamız, Kao-ch’e’ ismini de Büyük Hun İmparatorluğu zamanında devlete bağlı Ting-ling boy grubuna bağlamaktadır. Dolayısıyla, Hunlar ile günümüz Türkleri arasındaki kuvvetli bir bağ kurabiliyoruz.


“İslam Öncesi Türk tarihinde 7. yüzyılın ilk çeyreğine kadar kurulan büyük devletlerin yanında üç ana boy grubu Orta Asya’da tarih sahnesinde yer almış ve daha sonra ortaya çıkacak Türk boylarına alt yapı oluşturmuşlardır. Bunlar Ting-ling’ler, Kanglılar ve Töleslerdir. 627 yılından sonra söz konusu küçük boy grupları daha fazla ön plana çıkarak kendi adlarıyla tanınacaklardır. Hunlar zamanında ana boy grubunun adı kaynaklarda Ting-ling’dir. M.S. 4. yüzyılda bu ana boy grubu adı kaybolarak yerini Kanglı adı almıştır. Kanglılar yaklaşık 200 yıl varlıklarını koruduktan sonra Töles adıyla yollarına devam edecekler; Göktürk Kağanlığının ana halk kitlesini meydana getireceklerdir.” [3]


2. Göktürk devletinin 744 yılında yıkılması Orta Asya’dan büyük bir Türk göçüne sebep olmuştur. Karluklar, Uygurlar ve Basmiller birleşerek İkinci Göktürk devletini yıktıktan sonra Göktürk mirasını paylaşmak için savaşmaya başlamışlardır. Bu savaşı Uygurlar kazanarak Ötüken bölgesinin hakimiyetini bir nevi Göktürklerden devralmışlardır. Töleslerin doğu boylarından olan Uygurlar, ağırlıklı olarak Dokuz Oğuzların nüfusunu oluşturduğu Uygur Devletini kurmuşlardır. Karluklar (daha sonra Karahanlı devletini kuran boylar) bu yenilgi sonrası batıya yönelmişler ve Güney Kazakistan ve Kırgızistan’da yasayan On Okları batıya yöneltmişler, On Oklar batıdaki Peçenekleri daha da batıya gitmeye zorlamışlardır. Bu göçlerin bir diğer ana sebebinin büyük bir kuraklık sebebiyle oluşmuş otlak darlığı olduğu da geçerli bir tezdir. Orta Asya’daki Türklerin büyük kısmı Batı Asya’ya (Avrasya bozkırları, Hazar’ın doğusu, Maveraünnehir) göç etmiştir. Kuzey’deki Sibirya’nın elverişsiz koşulları, Güney Asya’daki yüksek sıradağlar ve Doğu’daki Çin ve coğrafi kısıtlayıcı Pasifik Okyanusu Türklere Batı’ya göçmekten başka bir seçenek bırakmamıştır.


“Türk hakanı Ötüken dağlarında oturur ise ülkede hiçbir sıkıntı olmaz. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim denize pek az kala durdum; güneyde Dokuz Ersin'e kadar ordu sevk ettim, Tibet'e pek az kala durdum; batıda İnci Irmağı (Seyhun) geçerek Demir Kapı'ya kadar ordu sevk ettim; kuzeyde Yir Bayırku topraklarına kadar ordu sevk ettim; bunca diyara kadar orduları yürüttüm ve anladım ki: Ötüken dağlarından daha iyi bir yer asla yok imiş.”

Orhun Kitabeleri Kül Tigin Yazıtı Güney Yüzü 


Dünya tarihini derinden etkileyecek bu büyük Türk göçü aslında 500 sene sürecek ve kutsal yurdumuz Ötüken’den on binlerce kilometre uzakta küçük bir yarımada olan medeniyetler beşiği Anadolu’da sona erecektir. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması süreci, Anadolu Selçukluları ve ilk dönem beylikleriyle başlayacak ve ikinci dönem beyliklerini takip eden Osmanlı Devleti döneminde doruğa ulaşacaktır. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız steplerinde başlayan yolculuğumuz Akdeniz’in turkuaz mavisi sularında nihayete erecek ve nihayetinde 3 kıtaya hükmetmiş cihan imparatorluğu Devlet-i Aliyye olarak meyvesini verecektir. Tohumları Anadolu’da atılmış bu devlet ürettiği yüksek medeniyetle birlikte adını tarihe altın harflerle yazdıracak, Türk tarihinin müzik, mimari, sanat, siyasi ve ekonomik güç gibi akla gelebilecek birçok alanda zirvesini teşkil edecektir. Oğuzların kadim yurdu Anadolu, imparatorluk dağıldıktan sonra Türklerin elinde kalan tek ve son toprak parçası olacak ve Gazi Mustafa Kemal liderliğinde bu kadim topraklarda Türk devleti yaşamaya devam edecektir.


Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.


Oğuzlar Orta Asya’da yasayan batı Türk halklarından birisiydi. Oğuzlar ismi kabileler anlamına gelmektedir. Bizans kaynakları Oğuzlara Uzlar demişlerdir. Türkiye, Azerbaycan, Kıbrıs, Türkmenistan, İran, Irak, Suriye, Moldova (Gagavuzlar) ve Balkanlar’da yaşayan Türklerin atasıdırlar. Göktürk devletini oluşturan farklı Türk topluluklarına baktığımızda, Oğuzların göçler ve yayılmalar sonucunda hem siyasi istiklalini hem de milli kültürünü günümüze kadar koruyan tek büyük Türk topluluğu olduğu söylenebilir [4]. Yeni bir ülkenin fethedilmesinden daha zor olanı, fethedilen ülkenin elde tutulması ve vatan haline getirilmesidir. Bu, fethedilen coğrafyada milli kültür değerlerinin egemen ve öncelikli hale getirilmesiyle mümkündür. Aksi takdirde, fetheden toplumun kültürü, zamanla fethedilen ülkenin yerel halkının kültürü tarafından erozyona uğratılır. Oğuzların aksine, kültürlerini korumakta zayıf ve yetersiz kalan birçok Türk topluluğunun sonu bu olmuştur. Anayurt Orta Asya’dan Sibirya’ya, Çin’e, Hindistan’a ve Karadeniz üzerinden Balkanlar’a göç etmiş Türk kavimlerinin akıbeti maalesef böyle olmuştur. Oğuzlar Orta Asya’dan Anadolu’ya asırlarca sürmüş yolculuklarında birçok farklı kavimle temas etmesine, Arap ve Fars gibi baskın ve köklü kültürlerden etkilenmesine ve bu süreçte din değiştirerek Müslüman olmasına rağmen dillerini ve kültürlerini genel hatlarıyla korumayı başarmışlardır.


Oğuzlar 10. Yüzyılın ortalarında Hazar gölü ile Aral gölü arasındaki geniş coğrafyaya yayılacak Oğuz Yabgu Devleti’ni kurmuşlardır. Seyhun Irmağı’nın ağzına yakın yerdeki Yeni-Kent, Oğuz Yabgu Devleti’nin başkentiydi ve devletin başında bulunan kişi “yabgu” unvanını kullanıyordu. 10. yy. sonlarına doğru devlet parçalanırken Oğuzların bir kısmı Hazar Gölü ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya ve Balkanlara göç etmiş ve zamanla Hristiyanlaşıp ve Slavlaşıp Türk kimliklerini kaybetmişlerdir. Diğer kısmı güneye inerek kitleler halinde İslam’a geçmiş ve Selçuklu devletini kurduktan sonra İran üzerinden ilerleyerek 13. yüzyılda Anadolu’yu her bakımdan bir Türk yurdu haline getirmiştir. 




“Oğuz: Bir Türk boyudur. Oğuzlar Türkmen’dirler. Bunlar yirmi iki bölüktür; her bölüğün ayrı bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alameti vardır. Birbirlerini bu belgelerle tanırlar. Birincisi ve başları: Kınıklardır. Zamanımızın hakanları bunlardandır.”

Dîvânu Lugâti't-Türk (1072-1074) 

24 Oğuz boyu ve tamgaları

Kilit: Büyük Selçuklu Devleti

Selçuklular Oğuzların 24 boyundan birisi olan Kınık boyunun bir koluna mensupturlar. Anadolu’nun Türkleşmesindeki aslan pay pek tabi ki Büyük Selçuklu İmparatorluğundadır. Selçuklu devletine ismini veren şahsiyet olan Selçuk Bey’in, Oğuz Yabgu devletinde Subaşı (ordu komutanı) olduğu düşünülmektedir. Babası Dukak Bey hakkında çok fazla bilgi olmamakla beraber, onun da devlette önemli ve itibarlı bir konumda olduğu düşünülmektedir. Selçuk beyin önderliğinde bir grup Türkmen, Oğuz Yabgu devletinden koparak Cend bölgesine gelmişlerdir. Cend Yabgu devletine bağlı İslami bir uç şehriydi. Selçuk bey gücünü korumak ve siyasi varlığını bağımsız bir şekilde sürdürmek için Cend’te İslamiyet’i kabul etmiştir ve İslamiyet’i kabul ettikten sonra cihat amacıyla gayrimüslim Türklere karşı akınlara başlamıştır. Oğuzlar Müslüman olduktan sonra Türkmen olarak anılmaya başlanmıştır. Selçuk Subaşı’nın en büyük oğlu olan Arslan Yabgu, babasının ölümü sonrası ailenin lideri konumuna geçmiştir. Arslan Yabgu’nun Gazneli esaretindeyken vefat etmesi sonucu Selçuk Subaşı’nın erken yaşta ölen oğlu Mikail’in oğulları olan Tuğrul ve Çağrı beyler Selçukluların liderliğini almıştır.  

Büyük Selçuklu Hanedanı Soy Ağacı

Tuğrul ve Çağrı beyler, amcaları Musa Yabgu ve Yusuf İnal’la birlikte Selçukluları önce Maveraünnehir bölgesine getirmişlerdir. Maveraünnehir Orta Asya'da, Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Siri Derya) nehirleri arasında kalan bölgedir. Arapça kökenli bu ismin Türkçesi nehrin ötesi/ardı demektir. O dönemde siyasi olarak çok karışık olan bu bölgede tutunamayan Selçuklular, Sultan Mesud’tan izin almadan Gazneliler hakimiyeti altında bulunan Horasan bölgesine girmişlerdir. Selçuklulara bağlı göçebe Türkmen toplulukları ile yerleşik İran halkı arasında sorunlar baş göstermiştir. Bu sorunlar büyümüş ve Gaznelilerin Selçuklular üstüne ordu göndermesiyle zirveye ulaşmıştır. 1040 yılının mayıs ayında Gazneliler ile Selçuklular arasında vuku bulan ve Selçukluların galibiyet ile sona eren Dandanakan Muhaberesi (Dandanakan Hisarı önlerinde) sonrasında Gazneliler devleti yıkılış sürecine girmiş, Horasan’daki şehirler birer birer Selçukluların eline geçmiş ve Selçuklu devleti Tuğrul ve Çağrı beyler tarafından Nişabur şehri merkezli olmak üzere resmen kurulmuştur. Burada ilginç bir anekdot 1040 yılının uzun yıllar boyunca Kara Harp Okulu'nun kuruluş tarihi olarak kabul edilmesidir. Daha sonra bu değiştirilerek günümüzde de hala geçerli olan 1834 yılı esas alınmıştır. 

Geçmişten günümüze Harbiye logoları (En soldaki logodaki 1040 yılı)

1040 yılı aynı zamanda Türk Tarihçiliğinde farklı bir bakış açısının da temelini oluşturur. Bu bakış açısı Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tek bir devlet olarak kabul eder ve bu devleti Batı Türk devleti veya Türkiye olarak adlandırıp 1040 yılını kuruluş tarihi, Horasan’ı da kuruluş yeri olarak kabul eder. Bu düzlemde, Büyük Selçuklu Devleti’nin güç kaybetmesi sonucu Selçukluların Anadolu kolu Türkiye’yi yönetmeye başlamıştır. Anadolu Selçuklularının dağılması sonrası Osmanoğulları Türkiye’nin idaresine talip olmuştur ve Osmanlı’nın dağılmasıyla Türkiye rejimini değiştirmiştir.


“Türk tarihinde aslında sadece iki devlet vardır: Doğu ve Batı Türk Devletleri... Doğu Türk Devleti Göktürkler’den başlar, Timur, Babür, Altınordu ve diğerleri ile devam eder. Batı’ya doğru ilerleyen Türkler de gittikleri yerlerde kendi devletlerini kurmuşlardır, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları ile Türkiye Cumhuriyeti de Batı Türk Devletleri’dir.” [5]


11. yüzyıl Türk tarihinin en mühim dönüm noktalarından birisine şahitlik etmiştir. 1040 yılından itibaren Selçuklular teşkilatlanmaya başlamış ve tam bir devlet düzenine geçmişlerdir.  Selçuklu devleti teşkilatlanıp hakimiyetini arttırırken Müslüman olan Oğuzlar kitlesel göçlerle Seyhun (Siri Derya) ve Maveraünnehir’den batıya, İran sahasına gelmeye başlamışlardır. 24 Oğuz boyunun hepsinden obaların oluşturduğu bu kitlesel Türkmen göçü, adete sel olup Horasan’a akmıştır. Yerleşik devlet düzeni içerisinde kendi töre ve düzenleri dışında yaşamak istemeyen göçebe Oğuz topluluklarının yerleşik halkta büyük tedirginlik yaşatması ve İran’daki yaylaların yetersiz olması nedeniyle Selçuklu devleti, bu toplulukları devletin uç boylarında tutmak istemiştir [6].


Selçukluların Türk-İslam sentezi çerçevesinde Gazneliler’in devlet sistemi, müesseseleri ve uygulamalarını büyük oranda miras alarak devam ettirmeleri Türkmenlerle aralarında anlaşmazlıklara sebep olmuştur. Örneğin, Selçuk Bey’den beri Türkmen atlılarından oluşan ordunun Gazneliler’de uygulanan gulâm (köle, devşirme, daha sonraları Osmanlılarda Kapıkulu veya Yeniçeri sistemi) sistemine geçmesi ve Türkmenlerin orduda ikinci plana itilmesi önemli bir örnektir. İran’daki yerleşik halkın Türk olmaması neticesinde devlet kademelerinde İranlılar daha fazla görülmeye başlanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda zamanla Selçuklu devletindeki Fars etkisi giderek artmış, devletteki ve ordudaki önemli kapılar Türkmenlere kapatılmıştır. Türkmenler, Selçuklu beylerinden ziyade, kendi aile büyüklerine ve boy beylerine daha fazla bağlılık göstermekteydiler, bu da Selçuklu hükümdarları için bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Öte yandan, Gulamlar çocuk yaşta sarayda yetiştirildiği için hükümdara mutlak itaat ve bağlılık gösteren bir yapıya sahiptiler. Bu durum, Selçuklu sultanlarının istediği itaatkar insan tipini oluşturuyordu. Bu strateji, Selçuklu hükümdarlarının iktidarlarını sağlamlaştırmak ve gelecekteki tehditleri önlemek için Türkmenleri tasfiye etmelerine ve yerli halkı iktidara dahil etmelerine yol açmıştır [7]. Bu olaylar, Cend’teki zamanlardan beri Selçuklu beylerinin peşinde Harezm, Maveraünnehir ve Horasan’da çok büyük sıkıntılar ve eziyetlerden geçmiş ve devletin kuruluşunda çok büyük emekleri olan Türkmenlerde devlete karşı ciddi bir kırgınlık ve merkezi iradeye karşı bir tavır yaratmıştır. Türkmenler bir yandan Selçuklu taht kavgalarında iktidara karşı harekete geçen muhaliflere destek olurken bir yandan da İslam memleketlerinde karışıklıklar yaratıyorlardı. Bu nedenlerle, Selçuklu sultanları soydaşlarını ya Horasan’ın doğusunda tutmaya ya da yeni bir hedef göstererek Azerbaycan yoluyla Bizans üzerine yani Anadolu’ya yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu büyük Türkmen kitlelerine yerleşik Selçuklu toprakları dışında bir yurt bulmak ve Hristiyan Bizans’ı yıpratarak Anadolu’nun gelecekteki gaza fethini kolaylaştırmak amaçlanmıştır. Bu yüzyılı iyi anlamak için Anadolu’ya yapılan ilk Selçuklu akınlarına da değinmek gerekir. Selçuklular beraberindeki Oğuz topluluklarıyla Cend’ten Maveraünnehir’e bir yurt bulmak ümidiyle geldiklerinde kendilerini çok karışık bir coğrafyada bulmuşlardır. Güneyde Gazneliler ve yine Doğu’daki Karluk/ Karahanlı baskısı sonucu bu bölgede sıkışmışlardır. Bunun sonucunda Tuğrul Bey Maveraünnehir’de kalırken, Çağrı Bey Anadolu’nun yurt tutmak için uygunluğunu tespit etmek ülküsüyle 1018-1021 yılları arasında 3000 kişilik Oğuz süvarisiyle [8] Anadolu’da bir keşif harekatı yapmıştır. Dönemin Anadolu’su verimli ovaları, su kaynakları, otlakları, meraları ve kışlak olarak yaşanmaya uygun platolarıyla göçebe Oğuzlar için uygun bir bölgeydi. 1040 yılından itibaren Selçukluların teşkilatlanmasıyla artık bir devlete sahip olan Türkmenlerin Anadolu’ya ve Azerbaycan’a yapılan akınları sistematik bir hale bürünmüştür. Selçuklular, göçebe Oğuzlara bir yurt arayışını devlet politikası haline getirmiştir. İşte bizim deli dolu Türklerin Anadolu macerası tam da burada başlamıştır.


“Çağrı Bey’in bu geniş ölçüdeki harekâtının, umumiyetle bozkır kavimlerinde görüldüğü üzere ileride işgal edilecek memleketleri yakından görmek, iklim ve hayat şartlarını, ahalisinin durumunu tetkik etmek gibi bir nevi keşif maksadı gütmüş olması itibarıyla ehemmiyeti büyüktür” [8]

Açılan Kapılar: Pasinler ve Malazgirt Savaşları

1048 yılında haneden üyeleri İbrahim Yinal ve Kutalmış Beylerin komutasındaki Selçuklu güçlerinin Gürcü Prensi komutasındaki Bizans ordusuna karşı kazandığı Pasinler Savaşı sonrası Anadolu’ya yapılan Türk akınları sıklaşmıştır. Bu akınlar sırasında Erzurum, Malatya, Sivas, Kars, Antakya, Konya, Kayseri ve Niksar gibi şehirler geçici olarak fethedilmiştir, ancak her baharda başlayan bu akınlar sonbaharın gelmesiyle Türklerin kışlakları olan Azerbaycan bölgesine dönmeleriyle sona ermiştir. Bu dönemde Bizans’ın askeri gücü Türklerin yerleşmeleri için hala bir engel olmuştur. 1064 yılında Bizans’ın doğu sınırı savunması için stratejik öneme sahip Ani’nin Sultan Alparslan tarafından fethedilmesi Anadolu’nun kapılarının kilidini Türklerin eline vermiştir. Türkler, obalar halinde, aileleri ve sürüleriyle Anadolu’ya yerleşmek için girmeye başladıklarında ise takvimler Bizans’ın askeri direncinin tamamıyla yok olduğu 1071 yılını göstermekteydi. 1068 yılında, bitmek bilmeyen Türkmen akınlarını kökten bir çözümle durdurmak isteyen Bizans devletinin askeri bürokrasisi, Roma tahtına yetenekli bir genç general olan ve kendini Balkanlar’da Peçenekler’e karşı ispat etmiş Romanos Diogenes’i oturtmuştur. 


Değinilmesi gereken bir diğer önemli nokta Selçuklu’nun Anadolu politikasının yarımadayı devletin topraklarına katmak veya Bizans imparatorluğunu sona erdirmek değil, Oğuz kitlelerine bir yurt bulma çabası olmasıdır. Sultan Tuğrul ve Alparslan döneminde Selçuklu Devleti’nin dikkati Ortadoğu ve Mısır’da olmuştur. Bağdat’ta bulunan Abbasi halifeliği ile çok iyi ilişkilere sahip ve Sünni Abbasi halifeliğine bağlı Selçuklu sultanları kendilerini İslam dünyasının kılıcı ve koruyucusu olarak görmüş ve Sünni İslam dünyasına büyük tehdit oluşturan ve Mısır’dan Suriye’ye geniş bir coğrafyayı kontrol eden Şii Fatımi halifeliğine karşı mücadele öncelik olmuştur [9]. Sultan Alparslan 1070 yılında Fatımilere karşı bir sefere çıkmıştır. Suriye’ye yürümeden önce, Alparslan Erciş’i ve Bizans’ın doğu savunmasında Ani kadar kilit rolde olan Malazgirt’i fethetmiştir ve Bizans’ın elindeki Urfa’yı kuşatmıştır. Bu gelişmeler Bizans’ta büyük bir paniğe sebep olmuş ve Diogenes’in girişimiyle bir barış teklifi yapılmıştır. Teklife olumlu yaklaşan Sultan, uzayan ve başarısız giden kuşatmayı kaldırarak Halep’e rotasını çevirmiştir. Halep’teki Fatımi yanlısı Emir’in teslim olmaya zorlandığı ve ordunun Mısır’a hareket için hazırlandığı sırada, Sultan Alparslan, Diogenes’in büyük bir orduyla Türkleri tamamen Anadolu’dan atmak hedefiyle Anadolu’nun içlerine kadar ilerlediği haberini almıştır. Diogenes Bizans’ın doğudaki son hudut şehri olan Erzurum’a ulaşmıştır. Ordusunun bir parçasını Ahlat’ı kontrol etmek için bölen imparator, Malazgirt’i tekrar ele geçirmek için yola çıkmıştır. Vaziyeti haber alan Alparslan, benzer şekilde ordusunun bir kısmını Ahlat’a destek için yollayıp imparatorun komutasındaki orduyu karşılamak için Malazgirt’e yönelmiştir. 22 Ağustos 1071’de Malazgirt kalesini kuşatan Bizans ordusu, 23 Ağustos’ta şehri savunan Selçuklu birliğinin teslim olmasıyla şehri tekrar ele geçirmiştir. Selçuklu ordusunun öncü kuvvetlerinin Malazgirt ovasına sızarak Bizans ordusunu sürekli meşgul tutması ve Alparslan’ın ordugâhını Malazgirt’i gören ama Malazgirt’ten görülmeyen stratejik bir noktaya konumlandırması sebebiyle Bizanslılar sultanın ordusunun gelişini fark etmemişlerdir. Bu zaafı değerlendiren Sultan, Malazgirt’e doğru ilerleyerek Malazgirt platosunun ortasında çevreye hâkim yükseklikteki bir konuma otağını kurmuştur. Kaynaklarda iki ordunun mevcutları çok fazla değişkenlik göstermekle birlikte, Bizans ordusunun sayısal olarak en az iki kat üstün olduğu kesindir. Bu sebeple, Sultan’ın barış girişimi İmparator tarafından reddedilmiş ve 26 Ağustos 1071 Cuma günü iki ordu Malazgirt ovasında karşı karşıya gelmişlerdir. Cuma sabahı Bizans ordusu taarruza geçmiş ancak kadim Türk savaş taktiği olan Turan taktiğini uygulayan Türk ordusunun sahte geri çekilmesiyle (ricat) yanılgıya düşmüştür. Selçuklu karşı taarruzu başlamış ve Bizans ordusunun sağ kanadı ve İmparator’un yönettiği merkezi çembere alınarak imha harbine başlanmıştır. Bizans ordusunun sol kanadı ve yedek birlikleri bu büyük bozgunun üzerine kaçmış ve savaş güneş batarken Selçuklu zaferiyle neticelenmiştir. Romanos Diogenes sağ olarak ele geçirilmiştir. Savaşta değinilmesi gereken önemli bir nokta da Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapan Türk Peçenekler ve Uzların savaş esnasında Türklerin tarafına geçmesidir. 1071 yılında günümüz Türkiye’sinin Muş ilinin Malazgirt ilçesinin güneydoğusundaki platoda Sultan Alparslan komutasındaki Selçuklu ordusunun Bizans imparatoru IV. Romanos Diogenes’e karşı kazandığı Malazgirt Savaşı Anadolu’nun kapılarını tamamıyla Türklere açmıştır. 1176 yılında Anadolu Selçuklularının Miryokefalon’da Bizans’a karşı kazandığı zafer Malazgirt’ten beri Anadolu’da gerçekleşmiş Türk kazanımlarını kalıcı hale getirmiştir. Askeri direnci yok olan Bizans, Türklerin Diyar-ı Rum’u (Roma Ülkesi) 3-4 asır gibi kısa bir süre içerisinde baştan aşağı bir Türk yurduna yani Türkiye’ye dönüştürmesine engel olamamış, aciz bir şekilde tarihin akışını seyretmek mecburiyetinde kalmıştır, ta ki 1453 yılının bir Mayıs günü, 21 yaşında bir Türk sultanının çağ kapatıp çağ açan, İslam peygamberi Hz. Muhammed tarafından müjdelenmiş o kutlu fethine kadar…

Malazgirt Savaşı’nı temsil eden bir resim (Çift başlı kartal Selçuklu devlet simgesidir)

Malazgirt zaferi sonrası Sultan Alparslan Selçuklu ve Türkmen beylerine Anadolu’nun fethi emrini vermiştir. Anadolu’ya akın akın gelen Türkmen kitlelerinin Anadolu’ya coğrafi girişleri Erzurum platosundan olmuştur. Bu kitlelerin karşısında Anadolu’nun nüfus olarak az yoğunlukta olduğu bilinmektedir. Asya ve Avrupa arasında stratejik bir köprü olan Anadolu’nun tarih boyunca büyük göç hareketleri ve savaşların merkezinde olması bu seyrek nüfusun en önemli sebebidir. Yüzyıllar boyunca baştan sona farklı ordular ve farklı insan grupları tarafından tepelenmiş, yakılmış ve yağmalanmış bu coğrafya adete bir harabe haline gelmişti. Bizans ve Sasanilerin yüzyıllarca süren mücadelesi sebebiyle sık sık İran orduları tarafından yağmalanan Anadolu’da köy ve kasaba hayatı büyük darbe almış, ancak surlarla çevrili olan şehirler ayakta kalabilmiştir. Daha sonraları Sasaniler’i yıkan Abbasi ve Emevilerin Bizans’a karşı yaptığı cihad akınları daha fazla köy ve kasabanın boşalmasına ve nüfusun savunması kolay şehirlerde toplanmasına zemin hazırlamıştır. Günümüzde Anadolu’da isimlerinde ören yeri, viran ve höyük gibi ifadeler geçen harabelerin birçoğu Türkler Anadolu’ya gelmeden önce bu hale gelmiş yapılardır. Ayrıca, Bizans’ın o dönemde diğer sınırlarında Normanlar, Macarlar ve Peçenekler gibi farklı odaklarla mücadele etmek zorunda olması, devletin tüm dikkatini Anadolu’ya verememesine sebep olmuştur. Dolayısıyla, karşılarına direnebilecek bir askeri güç de çıkmadığı için kısa süre içerisinde Türkler Doğu Anadolu’dan Orta Anadolu’ya kadar nüfuz etmişlerdir ve süratli bir şekilde Anadolu’yu doldurmuşlardır. 1081 yılına geldiğimizde, Türk boylarını Anadolu platosunun birçok noktasında, konar-göçer yaşam tarzları için uygun otlaklara hakim olarak görmekteyiz.


Anadolu Selçuklu Devleti ve Malazgirt’te Sultan Alparslan’la beraber cenk etmiş Selçuklu ve Türkmen beylerinin kurduğu ilk Türk beylikleri olan Danişmentli, Saltuklu, Artuklu ve Mengücekli beyliklerinin siyasi hakimiyetiyle Anadolu’nun orta ve doğu kısımları tamamen Türk hakimiyetine geçmiştir. Türklerin hızlı ilerleyişi karşısında çaresiz kalan Ortodoks Bizans’ın Katolik dünyasının lideri Papalıktan yardım istemesi Bizans’ın ne kadar çaresiz olduğunu göstermektedir.


“Türk fetih harekatı sonucunda Anadolu bir Türk vatanı haline gelmeye başlamıştır. Bunun başlıca sebebi, Türk fetihleriyle göç hareketlerinin birlikte yapılmış olması ve Türklerin Anadolu’da arka arkaya siyasi teşekküller meydana getirmeleridir.”


Türklerin kitlesel halde Anadolu’ya girdiği zamanlarda Anadolu’da Bizans tebaası bulunmaktaydı. Bunlar Rum, Ermeni, Gürcü ve Süryani gibi etnik kökenlere sahipti. Bazı tarihçiler Anadolu’da Türkler gelmeden önce Kürtlerin bulunduğunu iddia etse de bu tezi destekleyecek sağlam kaynaklar yoktur. Ayrıca, o dönemde Anadolu’da bulunan Bizans tebaasına mensup toplulukların tamamı Hristiyan dinine mensuptular ve aksi zaten mümkün değildi. Bu nedenle, Hristiyan olmayan Kürtlerin bu coğrafyada bulunmalarını destekleyen argümanlar zayıf kalmaktadır. Ek olarak, Kürtlerin İrani bir kavim olduğu ve günümüzde İran’da bulunan Zagros dağlarında tarih sahnesine çıktıkları gerçeğini de unutmamak gerekir. Elbette ki, Bizans döneminde Doğu Anadolu bölgesinde ufak tefek Kürt toplulukları olmadığını kesin olarak söyleyebilmek mümkün değildir ancak Kürtlerin kalabalık şekilde Anadolu’ya yerleşmeleri, Türklerin Anadolu’yu fethiyle mümkün olabilmiştir.


“Anadolu Batı’da 11. asırdan buyana “Türkiye” diye bilinir. Bu ismin ilk kullanılışına Türklerin 1071’deki Malazgirt Savaşı’nın ardından bölgeye kalabalık gruplar halinde yerleşmelerinden hemen sonra, 1085’te tesadüf edilir. Eski asırlarda çizilen bütün haritalarda, yazılan tarih kitaplarında, batılıların kaleme aldıkları seyahatnamelerde ve bu topraklarla alakalı olarak yazılanların tamamında devletin ismi “Türkiye”, bulunduğu topraklar da “Anadolu” diye geçer.” [5]

Diyar-ı Rum’dan Türkiye’ye I: Anadolu Selçuklu Devleti ve Haçlı Seferleri

Anadolu’nun Diyar-ı Rum’dan Türkiye’ye dönüşmesinde Türkiye Selçukluları aslan payına sahiptir. Anadolu’daki ilk Türk devletini kurarak Türk kültürünün yerleşmesini ve gelişmesini hızlandırmışlar ve birçok mimari eserle Anadolu’yu imar edip bayındır hale getirmişlerdir. Ticaretin yeniden canlanması sağlanarak şehirler ve kasabalar imar edilmiştir. Kuruluşlarından itibaren Anadolu’dan Türkleri atmak için düzenlenmiş büyük Haçlı Seferlerine ve Bizans’a karşı dimdik durarak büyük başarılar kazanan Selçuklular, Anadolu’daki Türklüğün ve Müslümanlığın en büyük koruyucusu olmuşlardır. Türk kültürünün ve İslam'ın, Anadolu'nun en uç bölgelerine kadar ulaştırılarak yayılmasına on ayak olmuşlardır. Türk-İslam kültüründe önemli yere sahip Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273), Hacı Bektaş Veli (1210-1271) ve Yunus Emre (1238-1320) Selçuklu devrinde Anadolu’da yasamışlardır.


Daha önce de vurguladığımız gibi Malazgirt sonrası Bizans’ın Doğu’daki Türkmen baskısına direnci kalmamış ve yoğun Türk göçüne ek olarak Bizans’ın kendi içinde yasadığı karışıklıklar sayesinde Anadolu kısa süre içinde Türkmenlerle dolmuştu. Anadolu Selçuklu Devleti Sultanları yaptıkları fetihleri Ön ve Orta Asya’dan gelen bu Türkmen topluluklarını o bölgelere yerleştirerek pekiştirmiştir. Özellikle devletin batı sınırlarına yerleştirilen Türkmen boyları yoğun akınlarla Bizans’a rahat vermeyerek o bölgedeki Türk varlığının artmasını sağlamıştır. Çaresiz kalan Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan söküp atmak için Avrupa’dan yardım istemesi Haçlı Seferleri’nin düzenlenmesinin ana sebeplerinden birisidir. İlk üç Haçlı seferi Anadolu’dan geçmiştir ve Anadolu’nun Türkleşmesine darbe vurmuş, Anadolu’yu sosyal, siyasi ve ekonomik olarak epey yıpratmıştır. 4. Haçlı Seferi asıl hedefinden saparak Konstantinopolis’in Latinler tarafından işgali ve yağmalanmasıyla sonuçlanmış ve direkt olarak Anadolu’yu etkilememiştir. Ancak bu sefer İznik ve Trabzon’da Rum devletlerinin kurulmasına sebep olmuş ve bu devletler Anadolu’nun tamamıyla Türk hakimiyetine girmesini geciktirmiştir. Örneğin, Trabzon ancak 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilebilmiştir. Bu yazıda sadece ilk dört Haçlı seferi değerlendirilecektir.


Malazgirt zaferi sonrası Anadolu’nun fethi Sultan Alparslan tarafından hedef gösterilmiş, birçok Selçuklu ve Türkmen beyi Anadolu’nun farklı yerlerinde hızlı fütuhatlar başarmışlardır. Bunlardan birisi Selçuklu hanedanına mensup ve Türkmenler arasında sevilen ve sayılan Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tır. Fetihler yapan diğer önemli Türk beylerinden bazıları şunlardır: Danişment Bey Tokat ve Malatya çevresini, Saltuk Bey Erzurum, Mengücek Bey Erzincan ve Artuk Bey Mardin çevrelerini fethetmiştir. Bu beyler fethettikleri bölgelerde adlarıyla anılacak beylikler kurmuşlardır. 1075 yılında Süleyman Şah Hristiyanların kutsal şehri İznik’i ve önemli bir diğer şehir olan İzmit’i fethedip Marmara kıyılarına kadar dayanmıştır ve 1077 yılında İznik merkezli Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. Süleyman Şah yönünü doğuya çevirdiği dönemde Antakya’yı ele geçirdikten sonra Halep’i kuşatmıştır. Süleyman Şah’ın Suriye’yi tehdit eden bu genişleme isteği, onu Şam kentinin Selçuklu emiri olan ve Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kardeşi olan Tutuş’la karşı karşıya getirmiş ve 1086 yılında Tutuş ve ünlü Selçuklu beyi Artuk Bey’le yaptığı savaşı ve hayatını kaybetmiştir. Melikşah’ın emriyle Süleyman Şah’ın eşi ve oğulları Kılıç Arslan ve Davut Kulan Arslan esir olarak Büyük Selçuklu sarayına getirtilmiştir. Bu nedenle Anadolu Selçuklu tahtı bir süre boş kalmıştır. Burada Anadolu ve Büyük Selçuklu hanedanları arasındaki gerilim ve çekişme açıkça görülmektedir. Sultan Melikşah’ın 1092’deki ölümü sonrası ortaya çıkan iç karışıklık ve taht kavgalarından yararlanan Kılıç Arslan Anadolu’ya kaçarak İznik’te tahta oturmuştur. I. Kılıç Arslan Anadolu siyasi birliğini sağlama planları yaparken Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos’un Avrupa’dan yardım istemesi I. Haçlı Seferini tetiklemiştir. İlk Haçlı ordusu 1096 yılında Anadolu’ya ulaşmıştır. Bu ordu kadınlar, yaşlılar ve çocukları dahi içeren çok kalabalık ve düzensiz bir ordu olup çoğunlukla asker olmayan insanlardan oluşmaktaydı. Selçuklu ordusu bu düzensiz orduyu mağlup edip kılıçtan geçirmiştir, ancak profesyonel, ağır zırhlı ve iyi teçhizatlı askerlerden oluşan ve ünlü şövalyelerin, kont ve dük seviyesinde soyluların liderlik ettiği ikinci bir ordu aynı sene içerisinde Selçuklu sınırlarına ulaşıp İznik’i kuşatmış, sultanın kuşatmayı yarma çabası başarısız olunca şehir Bizans’a teslim edilmiştir. Sayıca üstün ve iyi askerlerden oluşan bu ordunun bir meydan savaşında büyük kayıplar verdireceğini bilen Sultan, geri çekilerek Anadolu’da ilerleyen orduyu ufak çaplı saldırılarla yıpratmayı seçmiştir. İznik’in kaybedilmesi ve Haçlıların ilerlemesi Anadolu’da büyük panik yaratmış ve birçok Türkmen beyi Sultan’a destek vermiştir. Haçlıların yolu üzerindeki kasaba ve şehirler boşaltılarak ve su ve yiyecek kaynakları kullanılamaz hale getirilerek Hristiyan orduları epey yıpratılsa bile, Haçlılar ordularını terk edilmiş Konya üzerinden iki kola ayrılıp, Urfa ve Antakya gibi çok önemli iki şehri ele geçirip Urfa Prensliği ve Antakya Kontluğu’nu kurmuşlardır. Kudüs ele geçirilmiş ve 1187 yılında Selahaddin Eyyubi’nin şehri fethetmesine kadar Hristiyanların elinde kalmıştır. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ve devlete en parlak dönemini yaşatmış Sultan Melikşah’ın ölümleriyle sarsılan Büyük Selçuklu devleti kendi iç işleriyle meşgul olduğu için Haçlı Seferleri’ne karşı Anadolu Türklerine ciddi bir destek sağlayamamıştır. Beyliklerin birbirleri arasında çekişmeleri ve tek bir otorite olmaması da bu seferlerde zaaf oluşturmuştur. Urfa Prensliği ve Antakya Kontluğu Türk varlığına tehlike oluşturarak bu bölgelerin Türkleşmesi ve İslamlaşmasını yavaşlatmıştır. Kudüs’ün alınması Hristiyan dünyasında büyük bir coşku oluşturmuş ve bu başarıyı perçinlemek ve Urfa Kontluğu, Antakya Prensliği ve Kudüs Krallığı’na destek vermek için 1101 yılında bir sefer daha düzenlenmiştir. Bu sefer dahilinde 3 farklı Haçlı ordusu Anadolu’ya gelmiş ve üç ordu da Selçuklular ve Danişmentliler’in önderliğinde püskürtülmüştür. Bu zaferler Haçlılara Anadolu üzerinden Levant ve Kudüs yolunu kapatmıştır ve kurulan Haçlı devletlerinin desteklerini keserek zayıflamalarını ve bölgede kalıcı olmamalarını sağlamıştır. I. Haçlı seferi siyasi, sosyal ve iktisadi açıdan Anadolu’daki Türkleri derinden etkilemiştir. Bizans’ın ömrü uzamış ve Anadolu’daki Türk birliğinin kurulmasını ertelemiştir. 1071 yılından ilk Haçlı ordusunun geldiği 1097 yılına kadar hızlı bir şekilde Marmara ve Ege kıyılarına kadar ulasan Türk fütuhatları duraklamıştır ve Türkler iç bölgelere çekilmek zorunda kaldığı için Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması darbe almıştır. Selçuklu Devleti’nin batı sınırı Eskişehir-Antalya hattına kadar gerilemiştir [10].


Türkmenler, Orta Asya'dan Anadolu'ya göç ederken, kültürel özelliklerini ve geleneklerini muhafaza ederek aynı yaşam biçimlerini burada da uzun bir dönem sürdürmüşlerdir. Onlar, yerleşik düzene geçmeyi reddederek, geldikleri topraklardaki gibi göçebe bir yaşam sürmeyi ve yağma ile akınlara devam etmeyi tercih etmişlerdir. Özellikle hayvanlarının ihtiyaç duyduğu otlaklar ve su kaynaklarına sahip kışlak ve yaylaklar bu yaşam biçiminin temelini oluşturmuştur. Anadolu'nun kullanılmayan geniş arazileri, Türkmenlerin serbestçe dolaşmalarına olanak tanımıştır. Bu sayede Anadolu'nun çeşitli bölgelerine yayılan Türkmenler, gerçekleştirdikleri fetihler ve düzenledikleri baskınlarla yerleşik Bizans halkını sindirmişler ve Anadolu’yu Türkleştirmişlerdir. Anadolu'da Urfa Haçlı Kontluğu ve Antakya Prensliğinin kurulması ve Selçukluların topraklarının küçülmesi, Türkmenlerin Anadolu'da serbestçe hareket etme kabiliyetlerini sınırlamıştır. I. Haçlı seferinin önemli sonuçlarından biri de devletin daralan sınırlarının Türkmenleri yerleşik hayata geçmeye zorlamasıdır.


Anadolu İpek yolu ve Akdeniz ticaret yolu üzerinde önemli bir role sahip olmasına rağmen daha önceki yazılarda da vurgulandığı gibi Bizans ve İslam devletleri arasındaki savaşlar sebebiyle harabe haldedir. Kasabalar ve şehirler ticari güvenliğin olmaması sebebiyle boşalmıştır. Her ne kadar Anadolu Selçukluları ticaretin gelişmesi için çabalasa da I. Haçlı Seferi ticareti olumsuz yönde etkilemiştir. Devlet Anadolu’nun içlerine hapsolduğu için Türkler deniz ticaretinden faydalanamamıştır. Haçlı orduları Levant’a giderken Anadolu’daki ticaret yollarından ilerlemiş ve bu güzergâhlarda yaptıkları yağmalarla yolları güvenlik sebebiyle kullanılamaz hale getirmiştir. Benzer sebeplerle devletin otorite kaybı Haçlı güzergâhında yasayan halkın yaşadıkları yeri terk etmelerine sebep olmuştur. Ayrıca Haçlı ordularını yiyeceksiz bırakıp yıpratmak için bağ, bahçe ve tarlalar yakılmış ve bu tarıma ve hayvancılığa büyük darbe vurmuştur.


1101 yılında Anadolu’nun siyasi durumu ve Haçlı seferi 

Diyar-ı Rum’dan Türkiye’ye II: Anadolu Selçuklu Devleti ve Haçlı Seferleri

Haçlı tehlikesinin geçici de olsa bitmesiyle topraklarını genişletmeye başlayan Sultan Kılıç Arslan 1107 yılında Musul’u Büyük Selçuklu Devletinden almıştır ve burada Büyük Selçuklu hükümdarının adına okunan hutbeyi kendi adına okutmuştur. Bu Kutalmışoğulları ile Çağrı Bey’in soyundan devam etmiş Büyük Selçuklu hanedanı arasında Kutalmış Bey’den beri sürmekte olan aile içi çekişmenin bir diğer yansımasıdır. Bu hamlesiyle Büyük Selçuklu tahtı için adaylığını ilan eden Kılıç Arslan’a karşı Büyük Selçuklu devleti bir ordu göndermiş ve Habur Nehri yakınında gerçekleşen savaş sonucunda yenilen Kılıç Arslan atıyla kaçarken Habur Nehri’nde boğularak erken yaşta vefat etmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin otoritesi zayıflamış, kısmen kurulmuş Türk siyasi birliği bozulmuş ve bu durum Anadolu Selçuklularının fetret devrine girmesine neden olmuştur. Sultan I. Kılıç Arslan’ın ölümü sonrası devlet saltanat kavgalarıyla bir süre meşgul olmuştur. Sultanın ölümü üzerine Musul emiri olarak görev yapan oğlu Şahinşah, Büyük Selçuklu Devleti tarafından yakalanıp İran’a esir olarak götürülmesine rağmen daha sonra Anadolu’ya gelip 1100 yılında tahta geçmiştir. Şahinşah’ın 6 senelik iktidarında devlet I. Haçlı seferi sonucu elden çıkmış Batı Anadolu topraklarını almak için mücadele etmiştir. 1106 yılında Kılıç Arslan’ın diğer oğlu Mesud Danişmentli desteğiyle Şahinşah’ı tahttan indirip yay kirişiyle boğdurtmuş ve tahta oturmuştur. Sultan Mesud kardeşi Melik Arap’la olan taht mücadelesini kazanmıştır fakat ilk Haçlı seferi devleti çok zayıflatmıştır ve Anadolu’da Danişmentliler’in üstünlüğü oluşmuştur. Sultan Mesud Anadolu’da Malatya ve Sivas gibi önemli şehirleri Danişmentliler’den almış ve Anadolu’daki Türk birliğini güçlendirmiştir. Urfa Haçlı Prensliğinin 1144’te Büyük Selçukluların Halep Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi tarafından fethedilmesi Avrupa’da I. Haçlı seferinde kazanılan toprakları korumak için ikinci bir sefer düzenlenmesi fikrini oluşturmuştur. Alman ve Fransa kralları önderliğinde büyük bir ordu toplanmıştır. Sultan Mesud Türk ve Müslüman devletlerden yardım isteyerek asker desteği almış ve kale ve şehirleri tahkim ettirmiştir. 1147 yılında Alman Haçlı ordusu Anadolu’ya ulaşmış ve 1097 yılında babası I. Kılıç Arslan’ın Haçlı ordusuna yenildiği Dorylaion (Eskişehir) yakınlarında Sultan Mesud saldırıya geçmiştir. Selçuklular’ın yıpratma faaliyetleri sayesinde Anadolu topraklarında uzun bir süredir su ve yiyecek sıkıntısı çekerek yıpranmış Haçlı ordusu sayıca üstün olmasına büyük bir bozguna uğratılarak büyük bir kısmı imha edilmiştir. Aynı yıl Selçuklu ordusu Balıkesir ve İzmir üzerinden Denizli’ye giren ve Torosları aşmaya çalışan Fransız Haçlı ordusunu baskına uğratıp yenilgiye uğratmış ve sonrasında Haçlı ordusunu Anadolu’dan çıkana kadar takip edip kontrolde tutmuştur. Sultan Mesud Güneydoğu Anadolu’da Haçlı işgalinde bulunan birçok şehri fethetmiş ve bu girişimler bölgedeki diğer Türk ve Müslüman liderleri cesaretlendirmiş ve daha fazla şehrin Haçlılar'dan kurtarılmasına vesile olmuştur. Sultan Mesud tahta çıktığında, Türkiye Selçuklu Devleti'nin toprakları sadece Konya ve çevresini kapsıyordu. O dönemde Danişmentliler Anadolu’yu kontrol ediyordu ve I. Haçlı Seferi'yle Bizans, Batı Anadolu’da büyük bir tehdit olmuştu. Bu dönemde Haçlılarla ve diğer Türk devletleriyle bitmek bilmeyen mücadeleler sürekli olarak toprak kayıpları ve kazançlarına sebep olmuş, bu istikrarsızlık göçebe Türkmen kitlelerin yerleşik hayata geçiş süreçlerini yavaşlatmıştır. Sultan Mesud, doğuda ve batıda devletin sınırlarını genişletmiş ve II. Haçlı seferini püskürterek oğlu II. Kılıç Arslan'a güçlü bir orduya sahip, zengin ve etkili bir devlet bırakmıştır. Haçlı seferleri sonucu Orta Doğu ve Levant’a yerleşen Hristiyanlar sayesinde Doğu ve Batı ticareti gelişmiş ve bu iki dünya arasında köprü olan Anadolu’da ticaret artmıştır.


Selçuklu tahtına 1155’te Sultan II. Kılıç Arslan geçmişti. II. Kılıçaslan döneminde Miryokefalon savaşı ve III. Haçlı Seferi gibi Anadolu Türk tarihi açısından iki çok önemli olay gerçekleşmiştir. 1176 yılında, Anadolu Selçuklu Devleti ve Bizans arasında Anadolu’nun kapılarını Türklere açan Malazgirt Savaşı'yla birçok yönden paralellik taşıyan Miryokefalon Savaşı vuku bulmuştur. Dönemin Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan Anadolu’da Türk birliğini büyük ölçüde sağlamış ve tüm dikkatini Bizans’a çevirerek Bizans uçlarına yapılan merkezi otoriteye tamamen bağlı olmayan Türkmen akınlarını teşvik etmiştir. Bu sırada iki devlet arasında 1162 yılından beri devam eden bir barış antlaşması vardı ve bu antlaşmaya göre Sultan Bizans’a elindeki bazı bölgeleri vermeyi kabul etmişti. Bu şarta uyulmaması iki devlet arasında gerilimi arttırmış ve İmparator Türkleri Anadolu’dan kesin olarak çıkartmak için barış antlaşmasını bozarak büyük bir ordu toplayarak tüm gücüyle Selçukluların üstüne yürümüştür. Bu orduya karşı Türk tarihinin en önemli savunmalarından birisi yapılmış ve daha önce Haçlı seferlerinde uygulanan “düşmanı meydanda karşılamaktan kaçınıp küçük kuvvetlerle ve ani baskınlarla yıpratma” stratejisi uygulanarak Bizans ordusu dağlık bölgelere çekilmiştir. Bizans ordusu dar bir dağ geçidinden geçerken Türk ordusu tarafından pusuya düşürülmüştür. Yüksek yamaçlardan vadi içine büyük bir ok saldırısı sonrası Bizans ordusu bu dar vadi içerisinde sıkışıp kalmıştır ve kesin Türk zaferi sonrası Anadolu’daki Türk varlığı ve Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan atma hayalleri sona ermiştir.


II. Haçlı Seferinin başarısızlığı sonucu uzun bir süre yeni bir sefer düzenlenmemiştir ancak Kudüs’ün 1187’de Selahaddin Eyyubi tarafından fethi 1189’da yeni bir seferi tetiklemiştir. Sefere Alman imparatoru, Fransa Kralı ve İngiltere kralının bizzat katılması sebebiyle Kralların Haçlı Seferi ismi verilmiştir. Kutsal Roma Germen imparatoru Frederick Barbarossa ordusunu Anadolu üzerinden Levant’a geçirmek istemiştir. Dönemin sultanı II. Kılıçaslan, kalabalık Alman ordunun Anadolu topraklarından barış içerisinde geçme istediğini kabul etmiştir, ancak göçebe Türkmen kitleleri merkezi otoriteden bağımsız hareket ederek Haçlı ordusunu sürekli, hızlı ve kısa saldırılarla epey yıpratmışlardır ve bazı Selçuklu Melikleri Haçlı ordusuna saldırılar düzenlemiştir. Anlaşma şartlarına uyulmadığını düşünen Haçlılar başkent Konya’yı kuşatıp ele geçirmişlerdir. Hızlıca asıl hedef olan Levant’a ulaşmak isteyen Haçlılar bazı esirler almak şartıyla şehirden ayrılmışlardır. İmparator Göksu nehrinden geçerken atından düşerek boğularak ölmüştür ve bunun üzerine ordunun büyük bir kısmı Almanya’ya geri dönmüştür. III. Haçlı Seferi’yle Hristiyanlar yine Kudüs’ü alamamışlardır ve bu ilerdeki Haçlı Seferleri’nin ana motivasyonu olmaya devam edecektir.


1202 yılında Kudüs’ün Eyyübiler’den geri alınması hedefiyle başlayan ve Latin Hristiyanların oluşturduğu IV. Haçlı Seferi amacından sapmış ve 1204 yılında o dönemde dünyanın en zengin ve ihtişamlı şehirlerinden birisi olan Konstantinopolis, Haçlı orduları tarafından işgal edilip yağlanmıştır. Venedik ve Bizans arasındaki ticari rekabetten dolayı bu seferin düzenlenmesinde önemli bir rol oynayan Venediklilerin yönlendirmesi ve Katolik dünyasının Ortodoks Bizans’la olan husumeti olayların bu noktaya gelmesine sebep olmuştur. Haçlılar şehre girdikten sonra büyük bir katliam yapmış, eşi benzeri bulunmayan antik Roma eserlerini çalmış ve yok etmişlerdir. Hristiyan dünyasının en ünlü kilisesi Ayasofya’ya büyük hasar vermişlerdir. Bu olay Katolik ve Ortodoks kiliselerinin tamamen birbirinden ayrılmasına sebep olmuştur. Türk devletleri bu bölünmüşlüğü asırlar boyunca lehlerine kullanmışlardır. Konstantinopolis’in ele geçirilmesinden sonra Latinler “Partitio terrarum imperii Romaniae (Doğu Roma İmparatorluğu’nun topraklarının paylaşımı) isimli bir antlaşma imzalayarak Konstantinopolis merkezli Latin İmparatorluğu’nu kurmuşlar ve Bizans topraklarını aralarında paylaşmışlardır, ancak bazı Bizans soylularının çabalarıyla İznik Krallığı ve Trabzon Rum İmparatorluğu kurulmuştur. Bu antlaşma 1261 yılında İznik’te bulunan Bizanslıların İstanbul’u Latinlerden geri alıp Bizans İmparatorluğunu tekrar kurmasına kadar yürürlükte kalmıştır, ancak 4. Haçlı Seferinden sonra Bizans bir daha asla eski gücüne ulaşamamış, Balkanlarda ve Anadolu’daki kontrolünü kaybetmiştir. Elbette bu Selçukluların ve daha sonra da Osmanlı Beyliği’nin çok işine gelecek ve özellikle Batı Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması sürecini uzun vadede hızlandıracaktır [10].


Fransız ressam Eugène Delacroix tarafından 1840 yılında çizilmiş “Haçlıların Konstantinopolis'e Girişi” isimli ünlü tablosu (Louvre müzesi)

1220 yılında babası I. İzzeddin Keykavus’un vefatı üzerine tahta çıkan I. Alaeddin Keykubat döneminde, Anadolu Selçuklu devleti iktisadi ve siyasi olarak en parlak dönemini yasamıştır. Bu dönemde önemli fetihler yapılmış, diplomatik evliliklerle bölgedeki konum güçlendirilmiş, ticari yollara büyük hanlar yapılmış ve yollar iyileştirilerek ticaret geliştirilmiştir. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı büyük bir öngörüyle Konya, Kayseri ve Sivas gibi devletin önemli şehirlerinin surları sağlamlaştırılmış, Moğollarla ilişkiler iyi tutularak onları kışkırtmamaya özen gösterilmiş, Moğol elçileri hoş karşılanmış ve hatta bazı kaynaklara göre Sultan, Moğol hakanı Ögeday Han’a bağlılığını bildirmiştir. Harzemşahların Doğu Anadolu’yu tehdit etmeye başlaması üzerine 1230 yılında Erzincan yakınlarındaki Yassıçemen ovasında yapılan savaş Selçuklu zaferiyle sonuçlanmıştır. Türkmenlerin büyük sevgi ve saygısına mazhar olmuş Keykubat, Türkmenler tarafından “Ulu Hakan” olarak adlandırılmıştır. Alaeddin Keykubat, 1237 yılında elçilere verilen bir ziyafette yediği bir yediği bir kuş etinden zehirlenip öldürülmüştür. Kim tarafından öldürüldüğü kesin olmamakla birlikte büyük oğlu Gıyasettin Keyhüsrev veya emir Sadeddin Köpek tarafından öldürüldüğünü ifade eden kaynaklar vardır. Sultan Alaeddin Keykubat dönemi devlet en kudretli dönemini yaşarken, sultanın ölümü sonrası genç yaşta liyakat esaslarına ters olarak Sadeddin Köpek’in desteğiyle tahta çıkan II. Gıyasettin Keyhüsrev, Sadeddin Köpek’in tecrübeli devlet adamlarını teker teker devre dışı bırakması sonucu tam anlamıyla etki altına alınmıştır. Günden güne nüfuzu artan Sadeddin Köpek’in Selçuklu hanedanına mensup olduğunu ileri sürerek (bu iddiasıyla kendisinin gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya geldiğini kabul etmektedir) sultanı ortadan kaldırıp tahta geçmeyi planlayacak kadar kontrolden çıktığı kaynaklarda geçmektedir. Sadeddin Köpek 1238’de Sultan tarafından öldürülmüştür. Köpek dönemi değerli devlet adamlarının yönetimden uzaklaştırılması ve hatta öldürülmesi sonucu yönetimde zafiyetler oluşmuştur. Bu dönemdeki yanlış politikalar devlet ile Türkmenlerin arasının açılmasına sebep olmuştur ve tüm bunlar Babailer İsyanının zar zor bastırılmasına ve devamında devleti fiilen yıkan Kösedağ savaşının kaybedilmesine zemin hazırlayan etkenlerdendir.

Anadolu’yu Yakan Ateş: Babailer İsyanı

Anadolu’da asıl nüfus değişimi 13. yüzyılda Moğol istilasından kaçan Türklerin Anadolu’ya girişidir. Azerbaycan, İran ve Maveraünnehir büyük oranda boşalmış, Moğollardan kaçan milyonlarca Türkmen Anadolu’ya göç etmiştir. Moğol istilası Anadolu’da büyük bir dehşete ve yıkıma sebep olmasına rağmen bir bakıma Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması daha da hızlanmış ve Türklerin demografik üstünlüğü perçinlenmiştir. 1243 yılında Kösedağ savaşında Moğollara karşı büyük bir hezimet yasayan Anadolu Selçuklu Devleti dağılma sürecine girmiş, Moğollar Anadolu’yu yakıp yıkmış ve büyük katliamlar yapmışlardır. Anadolu’da tüm düzen bozulmuş, merkezi siyasi iradenin yok olmasıyla ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmak için irili ufaklı birçok Türk beyliği kurulmuştur. Artan Moğol baskısı Bizans’a karşı batı ucuna doğru Türklerin yönelmesine sebep olmuştur. Türklerin Moğollardan kaçtığı gibi Bizanslılar da Türklerden kaçmışlar ve boşalan bu bölgelere ilk büyük Türk göçünde olduğu gibi Türkmenler dolmuşlardır. Anadolu’nun henüz fethedilmemiş/iskân edilmemiş batı, güney ve kuzey uçlarının fethi ve Türkleşmesi bu sürecin sonucunda olmuştur [11]. Orta Asya'da tarih sahnesine çıkan Türkler, binlerce yıl boyunca iklim ve coğrafi zorluklar nedeniyle atlı-göçebe bir yaşam tarzını benimsemişlerdir. Dünyanın en sert ve çorak coğrafyalarından biri olan Orta Asya bozkırlarında hayatta kalmak için hayvancılık yapan Türkler, at kullanımında ve savaşmakta ustalaşmıştır. Göktürk Devletinin dağılması sonucu görülen göç gibi, tarihin çeşitli dönemlerinde Orta Asya’daki iklim ve siyasi krizlerden dolayı bölgeden dört bir yana büyük göçler olmuştur. Göç ettikleri yere bu yaşam tarzını götüren Türkler, Selçuklu Devleti'nin kuruluş dönemi olan 935-1040 yılları arasında, bu yaşam tarzından faydalanarak Maveraünnehir gibi çok karışık bir bölgede güçlü devletlerle mücadele edip kendi devletlerini kurmuşlardır. Türkmenlerin göçebe kültürü göçtükleri yerlerdeki yerli halkla aralarında sıkıntılara neden olmuştur. Özellikle Maveraünnehir ve Mezopotamya gibi eski yerleşik bölgelerde yeni fethedilen topraklar, Türkmenler için ideal alanlar olarak görülmüş ancak tarım yapan yerli halkla problemlere yol açmıştır. Türkmenlerin yerleşik siyasi otoriteyle yasadığı sürtüşmelerin sebeplerinden birisi de İslam dinini Ortodoks Sünni İslam anlayışından farklı şekilde yorumlamaları ve yaşamalarıydı. Şehirlerdeki yerleşik nüfus, medreselerde eğitim görüp geleneksel İslami prensiplere bağlı bir Sünni Müslümanlık anlayışını benimsemiştir. Buna karşın, Türkmen kitleleri, İran ve Türk tasavvuf akımlarından oldukça etkilenmiş ve daha mistik bir İslam anlayışına sahip olmuşlardır. Bu heterodoks İslam anlayışı, binlerce yıllık Orta Asya inanç ve gelenekleriyle karışınca, Sünni İslam'dan önemli ölçüde farklılaşmıştır. Türkmenlerin göçebe yaşam tarzlarından dolayı medreselerden uzak kalması dini kavramları anlamalarını zorlaştırmış ve eski Türk gelenekleriyle harmanlanmış farklı bir İslam anlayışı ortaya çıkarmıştır. Göçebe Türkmen topluluklarına İslam’ın katı bir şekilde Türklerin törelerini, gelenek ve göreneklerini birçok yönden değiştirilecek şekilde dayatılması kitlelerde tepkiye sebep olmuştur. Devlet tarafından hissettikleri dışlanmışlıkla birleşen bu anlayış din motivasyonlu isyanlara zemin hazırlamıştır. Türk tarihi boyunca yerleşik Türk devlet otoritesiyle, devletlerin kurucu ana unsurunu oluşturmuş göçebe Türkmen kitleleri bu nedenlerle sıklıkla karşı karşıya gelmiştir. Türkmenler, Anadolu Selçuklular dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde farklı nedenlerle birçok kez isyan etmişlerdir.


Babailer İsyanı, Vefaiyye tarikatına bağlı Baba İlyas Horasani ve müridi Baba İshak’ın 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti topraklarında çıkardığı ve kısa sürede büyük Türkmen kitleleri tarafından desteklenmiş bir ayaklanmadır. Bu isyanın temel sebebi yukarda belirtildiği gibi Türkmenler ve Selçuklu iktidarı arasındaki siyasi ve din kaynaklı anlaşmazlıklardır. Türkiye Selçuklu Devleti kuruluş dönemi ve Haçlı Seferleri boyunca Türkmenleri yakınında tutarak sürekli bir askeri güç olarak değerlendirmiştir. Bu strateji, savaşlarla dolu dönemlerde devlete büyük avantajlar sağlamıştır. Haçlı Seferlerinin sona ermesi ve devletin yerleşik bir düzen kurma sürecine girmesiyle, yerleşik halk ile göçebe Türkmenler arasında çatışmalar yaşanmıştır. Dolayısıyla Büyük Selçuklu devletinin teşkilatlanmaya başladıktan sonra devletin kurucu unsuru Türkmenleri ikinci plana atması sonucu oluşan ikiliklerin aynısını Anadolu Selçuklu Devleti’nde görmekteyiz. Aynı zamanda devletin azalan otoritesinden faydalanarak başına buyruk hareket eden valilerin, yüksek vergilerle Türkmenleri ezmesi göçebe Türkmen kitlelerinde büyük bir memnuniyetsizlik yaratmaktaydı. O dönemde Moğollar ile Anadolu Selçuklular arasında doğal bir tampon oluşturan Harzemşahlar’ın Alaeddin Keykubat tarafından 1230 yılında Yassıçemen savaşında yenilmeleriyle dağılmaları sonucunda, Moğollardan kaçan Harzemşah Türkmenleri Anadolu’ya gelip yurt aramaya başlamışlar ve devlet bu kitleleri yönetmekte zorlanmıştır. Bu göçler daha önce de bahsedildiği gibi sadece Harzemşahlarla sınırlı değildir. Moğol istilası bütün Orta Asya ve İran’ı adete ezip geçerken Türkistan’dan Azerbaycan’a geniş bir coğrafyada yaşayan Türkmen kitlelerinin akın akın Anadolu’ya sığınmasına sebep olmuştur. Türkler, mallarını ve eşyalarını geride bırakmak zorunda kalmışlardır ve Anadolu'ya ulaştıklarında hem fiziksel hem de ekonomik olarak epey yıpranmış ve zarar görmüşlerdir. Ek olarak, Anadolu’ya geldiklerinde Anadolu, Malazgirt sonrası gelmiş büyük Türkmen kitleleriyle dolu vaziyettedir. Daha önce gelmiş Türkmenler kışlak ve yaylakları ele geçirdikleri için yeni gelenler için yeterli yaşam alanı yoktur. Bu nedenle, daha önceden yerleşmiş ve yeni gelen Türkmen grupları arasında kışlak ve yaylaklar için sürekli çatışmalar ve ekonomik zorluklar yaşanmıştır ve devlet bu sorunları çözmekte yetersiz kalmıştır. Selçuklu devletinin kurulusunda asli unsur olan Türkmenlerin bu şekilde devlet tarafından dışlanmaları, onları haklarını aramaya itmiştir. Selçuklu dönemindeki Babai İsyanı ve Osmanlı klasik döneminde gördüğümüz isyanların temeli buraya dayanmaktadır.


Baba İlyas Amasya’da yasayan, karizmatik ve kendisine bağlı sıkı bir kitlesi olan bir Türkmen babasıydı. Çevresinde ne kadar güçlü bir figür olarak görüldüğünü müritlerinden bazılarının onu bir peygamber olarak görmesinden ve büyük Türkmen kitlelerinin onu “Baba Resullullah” diye çağırmasından anlamaktayız. Takipçilerinden bazıları onun ölümsüz olduğunu düşünecek kadar fanatiklerdir. İsyan, Adıyaman Kefersud bölgesinde Baba İlyas’ın önde gelen müritlerinden biri olan Baba İshak tarafından başlatılmıştır. Baba İlyas, Türkmenlerin içinde yıllardır birikmiş devlete öfke ve kırgınlığı kullanmış ve aslında bardağı taşıran son damla olarak işlev görmüştür. Türkmenleri silahlandırarak topladığı güçle harekete gecen Baba İshak ve kuvvetleri, Malatya üzerine yürümüş ve Malatya subaşısı Alişiroğlu Muzaffereddin’i mağlup etmişlerdir. Daha sonra Elbistan ve Sivas’ı ele geçirip yağmalamışlar ve yönlerini Amasya’ya çevirmişlerdir. Babailerin kuvvetlerinin günden günde artması üzerine, Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Kubadabad Adası’na çekilmiş ve komutanı Hacı Armağanşah’ı isyancıların üzerine Amasya’ya yollamıştır. Armağanşah Baba İlyas’ı Amasya Kalesi’nde kuşatmış ve yanındaki adamlarıyla birlikte asmıştır. Bölgeye ulasan Babai kuvvetleriyle savaşan Armağanşah yaşamını yitirmiştir. İsyanın giderek büyümesi ve Babailerin artık başkent Konya’yı tehdit edecek güce ulaşması üzerine Sultan’ın emriyle Gürcü, Rum, Ermeni askerleri ve Frank şövalyelerinin de bulunduğu bir birlik kurulmuş ve isyancılar Kırşehir'in Malya Ovası'nda mağlup edilmişlerdir. Bu savaşta çocuklar hariç isyancılar tamamen kılıçtan geçirilmiştir. Bu savaşta ordudaki zırhlı Frenk paralı askerlerinin etkisi önemlidir. İsyan Anadolu’yu kasıp kavurmuş, birçok şehir talan ve yağma edilmiş, devlet ve ordu yıpranmıştır.

Yarım Asır Süren Kabus: Kösedağ Savaşı ve Moğol İstilası

Moğolların kendilerini seçilmiş bir millet olarak görmeleri ve cihangirlik, yani tüm dünyayı ele geçirme idealleri onların yayılmacı politikalarını ateşleyen en önemli etken olmuştur. Kendisini Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak gören Cengiz Han ve ailesi, bu cihangirlik felsefesi altında Orta Asya’daki birçok Moğol ve Türk boylarını ilahi bir vazife için tek bir çatı altında birleştirmiştir. Orta Asya’da büyük bir güç olmamasından faydalanıp kısa sürede bozkırlara hakim olan Moğollar, yönlerini ön Asya, Anadolu ve İslam coğrafyasına çevirmişlerdir. O dönemlerde İslam coğrafyası, zenginlik ve yüksek refah düzeyi ile Moğolların dikkatini çekmiştir. Maveraünnehir, İran, Irak ve Anadolu verimli topraklara sahipti ve önemli ticaret yollarının üzerinde bulunuyorlardı. Moğollar kısa sürede Kafkaslara kadar gelip Anadolu’nun kapılarına dayanmış, Anadolu ve Hilafetin başkenti Bağdat Moğolların korkunç gazabıyla ezilmiştir. Moğollar, ön Asya ve Ortadoğu’daki Hristiyan ve İslam dünyasına büyük korku salmış, kitleler yenilmez denilen Moğol ordusunu yenen Memlüklü Sultanı Baybars’a kadar Moğolların asla durulamayacağına inanmıştır. 


Orta Asya’dan çıkarak Anadolu’ya kadar büyük bir coğrafyayı kısa surede tabiri caizse tepeleyen ve önüne çıkan her kuvveti mağlup eden Moğolların Anadolu’ya saldırmak için 1241-42 yıllarına kadar beklemeleri tesadüf değildir. Anadolu’yu kısa sürede iskân edip büyük Haçlı seferleri'ne karşı koyabilmiş Türklerden çekindikleri aşikardır. Moğollar, 1240 yılında Babailer isyanını güçlükle bastırabilen Anadolu Selçuklu devletinin zafiyetini fark edip yönlerini ancak o zaman Anadolu’ya çevirmişlerdir.


“Moğol sürüleri tarihin eski ve yeni dönemlerinde benzeri görülmemiş büyük bir istila gerçekleştirdiler. Bir ordu ta Çin sınırlarından kalkacak ve kısa süre içinde Armenia bölgesine kadar uzanıp, diğer taraftan Irak’ın yakınlarına Hemadan bölgesine gelerek bütün buraları kısa bir müddet içinde istila edecek, inanılacak gibi bir hadise olarak görülmüyor.” İbnü’l Esir [12]


Birçok tarihçiye göre, Moğolların o tarihlerde Anadolu’yu istila planlarını yürürlüğe koymalarının bir diğer sebebi daha vardır. Moğolların İran istilasını komuta eden Cormagon Noyan’ın felç olup sağlığının bozulmasından sonra 1241’te Moğol hanı tarafından görevlendirilen Baycu Noyan, kendini ispatlamak ve hanın gözüne girebilmek için bölgede ciddi bir kuvvet toplayarak o tarihlerde henüz tam olarak tabiiyete alınamayan Anadolu’yu ele geçirmek için sefere çıkmıştır. 1242 yılında 30-40 bin civarı askerden oluşan birliği ile Erzurum’a yönelmiştir. Erzurum, Anadolu'nun doğusunda, giriş noktası ve transit ticaret yolları üzerinde kurulmuş, sağlam kaleye ve iyi donanımlara sahip bir şehirdi. Moğol kuşatmasına karşı büyük bir dayanaklık gösteren şehir, emirlerin aralarındaki anlaşmazlıklar sonucu düşmüştür. Moğollar şehre girdiğinde büyük bir katliam yaparak, şehri ateşe vermişler ve yağmalamışlardır. Yağma sonrasında sanat yeteneklerine sahip olanları hayatta bırakıp, diğerlerini ise kılıçtan geçirmişlerdir. Moğolların ele geçirdikleri şehirlerde kafatasları kule olacak kadar katliam yapıp sadece sanatkârları sağ bırakmaları ve onları Moğolistan’a göndermeleri de ilginç bir nottur. Kışın yaklaşması sonucu, Moğol ordusu kışlakları olan Azerbaycan’ın Mugan bölgesine çekilmişlerdir. Bu Selçuklulara büyük bir fırsat vermiştir. Erzurum’un dehşet verici akıbeti sonrası devlet hızlı bir şekilde yaklaşan Moğol tehlikesine karşı hazırlanmaya başlamıştır. Sultan, devlet ve ordunun ileri gelenlerini Kayseri’de alınacak karar ve tedbirleri konuşmak üzere toplamıştır. Toplantı sonrası savaş hazırlıkları başlatılmış, komşu ülkelere elçiler gönderilerek yaklaşan Moğol tehlikesine karşı beraber hareket etme teklifi yapılmıştır. Ayrıca, Selçuklu ordusunu desteklemek üzere ücretli askerler toplanmıştır. İznik Rum İmparatorluğu ve Eyyübiler gibi komşu ülkelerden ve Çukurova Ermeni Krallığı, Trabzon Rum İmparatorluğu ve Halep Eyyübiler gibi Selçuklulara bağlı yerlerden destek istenmiş, para ve toprak bağışıyla hükümdarlar ortak hareket etmeye teşvik edilmeye çalışılmıştır. Sadece Halep Eyyübiler 2-3 bin civarı bir destek kuvvet göndermişlerdir.


70-80 bin askerden oluşun Selçuklu ordusu 1243 ilkbaharında Kayseri’de toplanmıştır ve Sivas’a hareket etmiştir. Ordu Sivas’ta beklerken Baycu Noyan’ın 30-40 bin kişilik tamamen atlı birliklerden oluşan Moğol ordusuyla harekete geçtiği haber alınmıştır. Bu orduda önemli miktarda Kıpçak Türkü de vardır. Tecrübeli komutanların iyi tahkim edilmiş, silah ve erzak bakımından zengin bir şehir olan ve güçlü surlara sahip Sivas’ta kalınmasını ve Moğolların burada karşılanmasını teklif etmelerine rağmen, genç ve tecrübesiz komutanların etkisiyle liyakatsiz ve yeteneksiz Sultan ikna edilerek ordu Erzincan’a doğru hareket etmiştir. Sivas ve Erzincan arasındaki Kösedağ’da savaş için elverişli ve çevreye hakim bir tepede ordugah kurulurken Moğollar da bölgeye yakın Erzincan’ın Akşehir ovasına gelmişlerdir. Ordunun bulunduğu konumda hayvanlar için otun ve suyun bol olmasının avantajını ve yamaç olan bu mevkiinin kolay savunulabilir olduğunu bilen deneyimli devlet adamları, manası olmayan bir maceraya atılarak risk alınmamasını ve bekleyerek Moğolların burada karşılanması gerektiğini savunmuştur. Aksi şekilde, genç ve deneyimsiz komutanlar hızla saldırıya geçilmesini isteyerek, gerçeklikten uzak planlarıyla tecrübesiz Sultanı ikna etmişlerdir. Savaş, kaynaklarda 3 bin ile 20 bin civarı arasında gösterilen Rum, Frank, Gürcü ve seçme Selçuklu askerinden oluşan bir öncü birliğin Kösedağ platosunun sarp geçitlerinden aşağı doğru inmesiyle başlamıştır. Yüksek bir mevkideki ordugahtan aşağı inen bu birlikler aşağı inene kadar yorulmuştur.


“Bunlar kaçmaktan başka iş yapmazlar. Bugün kılıcımın altında kelle görüyorum” Baycu Noyan [12]


Şiddetli çarpışmalardan sonra Moğollar kadim Bozkır taktiği olan sahte ricat taktiğini uygulamaya başlayarak geri çekilmişler ve bunu bir zafer olarak gören Selçuklu birliğini hilal şeklinde kıskaca alarak imha etmişlerdir. Bu çok ilginç bir olaydır, çünkü bu taktiği Türkler yüzyıllarca kullanmışlardır ve hatta Anadolu Selçukluların atası Sultan Alparslan 172 sene önce bu taktikle Malazgirt ovasında Türk tarihinin en büyük zaferlerinden birisini kazanmıştır. Selçuklu ordusunun bu taktiği unutmuş veya düşünememiş olması gerçekten tuhaftır. Moğollar Selçuklu öncü birliğini imha ederken ordunun büyük bir kısmı Kösedağ yamacından bunu maalesef seyretmiştir. Burada Moğolların nasıl bir korku yaydığını ve psikolojik üstünlüklerini görmekteyiz. Moğollardan kaçmayı başarıp sultanın huzuruna çıkan tecrübeli komutanlardan Nasuheddin Farsi, sultana ağır sözler sarf edip, adamlarını alıp Halep’e gitmiştir. Sultan, Moğollardan kaçabilmiş bir diğer bey olan Çaşnigir Çavlı’yi beylerbeyi tayin ederek ülkenin yönetimini ve idaresini ona bıraktığını söylemiştir. Büyük bir panik, korku ve acizlik içerisindeki tecrübesiz Sultan, Türk tarihinin en utanç verici olaylarından birine imza atarak kaçmıştır. Başsız kalan ordu dağılarak kaçmıştır. Sabah olduğunda Moğol ordusu, Selçuklu kampının hala çadırlarla kurulu olduğunu görünce pusu kurulduğunu düşünüp temkinli davranarak iki gün boyunca ordugaha girmemişlerdir. İki gün sonra çadırlara girip büyük miktarda eşya, silah ve ganimet bulmuşlardır.


“Böyle bir görüş ve önlemle, böyle uğursuz çalışma arkadaşlarıyla nasıl cihangirlikten dem vurur, düşmanın karşısına çıkarsın? Ülkeyi, millet ve devleti yok edip Müslümanları ve bütün insanları acılara boğdun” Nasuheddin Farsi’nin Sultan’a söylediği sözler [12]


Sultanın kaçması ve ordunun dağılması sonucu Anadolu’da Moğollara direnç gösterebilecek bir güç kalmamıştır. Baycu Noyan, hızlıca batıya ilerleyerek Sivas’a gelmiştir. Onu orada şehrin ileri gelenlerini toplayan Kırşehirli Kadı Necmeddin karşılamıştır. Kadı Necmeddin, daha önce Cengiz Han'ın hizmetinde bulunmuş ve ondan bir güven belgesi almış bir insandı. Bunun sayesinde Baycu Noyan’ı ikna ederek şehir halkının kılıçtan geçirilmesini ve esir alınmasını önlemiştir ve şehir sadece yağmalanarak kurtulmuştur. Daha sonra, Selçukluların en önemli ve zengin şehirlerinden birisi olan Kayseri’ye yönelen Moğollar, şehri kuşatmıştır. Başlangıçta büyük mukavemet gösterilmesine rağmen, şehirdeki bazı yetkililerin can ve mal güvenceleri karşılığında şehirden ayrılıp Noyan’ın yanına gitmeleriyle direnç azalarak şehir düşmüştür. Moğollar, şehrin önemli binalarını yakmış, birçok kadını esir olarak yanlarında götürmüş ve büyük bir katliam yapmışlardır.


Kösedağ bozgununun faturası çok ağır olmuştur. Ulu Sultan Alaeddin Keykubad döneminde devlet doğal sınırlarına ulaşarak en parlak dönemini yaşarken, sultanın zehirlenmesiyle tahta çocuk yaşta tecrübesiz bir sultanın geçmesiyle devlet uçuruma sürüklenmiştir. Savaş sonrası, Sultan Antalya’ya çekilmiş, devlet siyasi ve ekonomik olarak bir Moğol vassalı haline gelmiş, Anadolu’da otorite büyük ölçüde sarsılmış ve düzensizlik baş göstermiştir. Selçuklu devletine bağlı vassal devletler (örneğin Çukurova Ermenileri) Moğol zulmünden korktukları için Moğollara bağlanmışlardır. Anadolu’da düzen bozulmuş, eşkıyalık her tarafa yayılmış ve devlet zamanla parçalanarak irili ufaklı birçok beyliğin ortaya çıkışına sebep olmuştur. Anadolu halkı uzun bir süre boyunca Moğollar tarafından acımasızca zulüm görmüş, talan edilmiş ve sömürülmüştür. Moğollardan kaçanlar köy ve kasabaları terk etmiş, tarlalar başıboş bırakılmış ve 1243 yılında memlekette büyük bir kıtlık yaşanmıştır [13]. Anadolu'nun kültürel ve ekonomik merkezleri olan yerlerde halk kılıçtan geçirilmiş, esnaf ve sanatkârlar Türkistan'ın iç kesimlerine sürülmüş ve halka ağır vergiler yüklenmiştir. Ülkeyi üç ay boyunca tahrip eden Moğollar, kışı geçirmek üzere Azerbaycan'a çekilmişlerdir. Vezir Mühezzibeddin Ali, bu büyük istila ve vahşeti durdurabilmek için Baycu Noyan’ın pesinden Mugan’a kadar giderek uzun görüşmeler yapmıştır. Bu görüşmeler sonucunda, Moğollara yıllık vergi olarak para, hayvan ve çeşitli değerli hediyeler karşılığında bir barış antlaşması yapılmıştır. Moğollar, devletin yıkılışına kadar tahta geçecek sultanları ve önemli görevlere atanacak devlet adamlarını belirlemiştir. Daha sonraki dönemlerde Moğolların Anadolu’ya tahttaki Selçuklu Sultanlarından daha fazla yetkiye sahip olan valiler ve komutanlar atamaları, devletin hükümranlık döneminin bittiğini açıkça göstermektedir. Dönemin önemli olaylarından birisi de 1277 yılında I. Baybars komutasındaki Memlük ordusunun Anadolu’yu girerek Elbistan’da Moğolların Anadolu’daki kuvvetlerini mağlup etmesidir. Moğollar Memluk zaferinin öcünü Anadolu Türklerinden alarak geniş çaplı katliamlar yapmışlardır. Bu katliamlarda yaklaşık iki yüz bin Türk hayatını kaybetmiştir [14]. Anadolu’daki Moğol istilası süresince, Türkiye’yi Moğol istilasından kurtarmak için bazı devlet adamları tarafından başlatılan girişimler başarısız olmuştur. Halk, ağır vergilerle ve bazen de canlarıyla bu başarısız çabaların bedelini çok ağır bir şekilde ödemiştir. Devletin son döneminde merkezden atanan Moğol vali ve yöneticileri halka zulmetmiştir.


Bu büyük Moğol felaketi Anadolu’nun hızlı bir şekilde Türkleşmesini ciddi şekilde sekteye uğratmıştır, ancak bu süreç geçici olacaktır. Moğol kabusunun en karanlık olduğu zamanlarda bile, Selçuklu'nun dağılmasıyla düşen Türk sancağını kısa bir süre sonra devralacak Türk beyliklerinin ortaya çıkışı, 200 yıllık süreç sonrası Anadolu’da artık Türklerin kalıcı olduğunu ve Türk kültürünün hakim kültür olduğunu göstermektedir. Tüm bu kötü yıllara, eziyetlere ve aşağılanmalara rağmen milletimiz dimdik ayakta kalmıştır. Moğol istilasından dolayı Orta Asya ve İran’dan göçen büyük Türkmen kitleleri Malazgirt sonrası göçte olduğu gibi kültürlerini Anadolu’ya getirmiş, aynı şekilde Anadolu’ya gelmiş alimler, dervişler, Türkmen babaları bu toprakların Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında büyük rol oynamıştır ki bundan ayrıntılı şekilde bu yazı serimin devamında bahsedeceğiz. Hoca Ahmet Yesevi yolundaki Horasan Erenleri Moğol zulmü altında inim inim inleyen Türk milletinin arkasında adeta manevi bir duvar gibi durarak topluma can suyu olmuş ve Ahiler şehirlerde ticari hayatin tekrar düzene oturması, şehirlerin imarı ve toplumun huzurunun sağlanması için büyük hizmetler yapmıştır. Tasavvufi akımlar ve Ahiler gibi teşkilatlar Türk milli kültürünü muhafaza etmiştir. Kösedağ savaşı sonrası Anadolu’ya iskan ettirilen Moğollar bu sayede dillerini ve kültürlerini Türklere empoze edememişlerdir.

Yeniden Gelen Bahar: İkinci Beylikler Döneminin Anadolu’nun Türkleşmesine Etkisi

Kösedağ Savaşı'nın belki de en olumlu sonucu, son döneminde büyük Fars etkisinde olan Selçuklu merkezi otoritesinin zayıflaması sonucunda Anadolu'da çeşitli boyutlarda birçok beyliğin ortaya çıkması olmuştur. Merkezi yönetimin çöküşüyle Anadolu'da egemen olan Türk kültürü daha da öne çıkarak gelişme fırsatı bulmuştur, çünkü iktisadi olarak artık güçlenmiş Türkmen beyleri alim ve sanatçıları himaye etmeye başlayacak kadar zenginleşmiştir ve beylerin bu teşvikiyle Türkmen beylerinin sanatsal zevklerine hitap edecek Türkçe eserler yazılmıştır [24]. Selçuklu saraylarında kullanılan Arapça ve Farsça yerini beylik saraylarında Türkçe’ye bırakmıştır. Bu beylikler, imar faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda Türk kültürünün daha da yerleşmesine ve gelişmesine olanak sağlamıştır. Son Moğol-İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölmesi ile Moğollar arasında çıkan iç savaş, Moğol etkisini iyice zayıflatarak Türk beylerinin tam anlamıyla bağımsızlığını kazanmasını sağlamış ve Anadolu Türkleri uzun yıllar sonra rahat bir nefes almıştır. Türk beylerinin yani sıra, tarikatlar ve Ahiler de bu otorite boşluğundan faydalanıp güç kazanmış ve beyliklerle beraber çalışarak konar göçer Oğuzların Anadolu’da yeni bir kimlik oluşturmalarını sağlamışlardır.


Devlet otoritesinin sarsılması ve Moğol baskından dolayı Türkmen aşiretleri uç bölgelere yerleşerek Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları, Karasioğulları, Menteşeoğulları, Candaroğulları, Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları gibi beylikler kurmuşlardır. Bu beylikler, camiler, vakıflar, hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve medreseler inşa ederek uzun bir süredir kesintiye uğramış Anadolu’nun imar sürecini tekrardan başlatmışlardır. Beylikler, Anadolu Selçuklu devletinin iskan politikalarını devam ettirerek yeni yerleşimler oluşturarak buralara Türkmenleri yerleştirmişlerdir. Ek olarak, mimari, edebi ve süsleme sanatlarında Türk geleneğini devam ettirip geliştirmişler ve bu dönemde Türkçe’ye kazandırdıkları yeni eserlerle Türk dilinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu dönemde Farsça ve Arapça önemli eserler Türkçe’ye çevrilmiş, Türkçe yazılmış eserler önemli şekilde artmış ve bu eserlerde Türkçe yazmanın önemine de değinilmiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçeyi "Bugünden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşulmayacaktır" fermanı bu dönemin özellikle dilimiz açısından ne kadar önemli olduğunun bir diğer örneğidir [15]. Türk edebiyatının ilk Fabl örneği olarak kabul edilen “Harname”, Germiyanoğulları sarayında yetişen Şeyhi tarafından yazılmıştır. İnançoğulları Beyliği vasıtasıyla Fatiha ve İhlas surelerinin Türkçe tefsirleri yapılmıştır. Menteşe beyi İlyas Bey döneminde İlyasiyye adlı bir tıp kitabı Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Ahiliğin temelini oluşturan Fütüvvetnameler’in ilk Türkçe örneği Menteşeoğulları bölgesinde yazılmıştır. Candaroğulları beyi Kasım Bey’e ithafen “Hulasatu’t-Tıbb” adlı bir tıp kitabı yazılmıştır. Çobanoğulları beyliği tarafından himaye edilen Şirazi “İhtiyarat-ı Muzafferi” adlı bir astronomi kitabı yazmıştır. Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey şeri ve örfi kurallardan oluşan Türkçe bir kanunname hazırlatmıştır. Türkçe’nin edebi bir dil olarak güç kazanmasının bir diğer nedeni Moğol istilası sonucu Anadolu’ya yerleşen Tatar ve Türklerin ortak anlaşma dilinin Türkçe olmasıdır [24].


Karamanoğulları tarafından 1409 yılında inşa edilmiş Aksaray Ulu Camii 

Beyliklerin Anadolu Türklüğüne en büyük hizmetlerinden birisi vakıflar olmuştur. Beylikler dönemi Anadolu boydan boya vakıflarla dolmuştur. Vakıfların nasıl idare edileceğinin sınırlarını çizen belgelere vakfiye denir ve beylikler dönemi sayıları hızlıca artan vakıflara ait vakfiyeler o dönemin siyasi, sosyal, dini, ekonomik ve kültürel atmosferini anlamak için değerli kaynaklardır [16]. Vakfı kuran kişinin ismi, vakfedilen malların veya paranın miktarı ve türü, bu malların veya paranın gelirleriyle yapılacak işler ve benzeri önemli konular vakfiyelerde belirtilmiştir. Dönemin vakfiyelerine göre, Kösedağ savaşı ve Moğol istilası sonucu bazı vakıflar kapanmış ve yeni açılan vakıf sayısında düşüş olmuştur ancak beyliklerin çabalarıyla hızlıca yeni vakıflar açılmaya başlanmıştır. Vakfiye kayıtlarına göre, bu zor dönemde vakıflar beslenme, barınma, temizlik, eğitim gibi temel konularda halka rahat bir nefes aldırmıştır. Bu yönüyle vakıfların şehirlerde, kırsaldaki tekke ve zaviyelerin karşılığı olduğu söylenebilir. Vakfiyelerde Anadolu’daki birçok yer adının Türkçe olması beylikler dönemine gelindiğinde Anadolu’nun ciddi şekilde bir Türk yurdu olduğunun apaçık göstergesidir. Kandil geceleri ve bayram gibi özel günlerde vakıfların helva pişirdiği ve pide dağıttığı kaynaklarda geçmektedir ve bu geleneğin günümüzde hala Anadolu’da devam etmesi beylikler döneminin sosyokültürel olarak günümüz Anadolu Türklüğüyle direk bağlantısını göstermektedir. Ek olarak, bazı vakıf kurucularının kadın olması onların özgür ve sosyal hayat içinde saygın ve özgür olduklarını göstermekte ve kadim Türk töresinin Anadolu’ya taşındığının bir diğer göstergesidir. Vakıflar aynı zamanda tekkeler ve zaviyeler için bir gelir kaynağı olarak dini yönden de önemli rol oynamışlardır ve köy yerleşimlerini destekleyerek tarım faaliyetlerinin gelişmesine ön ayak olmuşlardır. Vakıflar kendilerine tahsis edilen arazi ve diğer taşınmazların geliriyle ekonomik olarak bağımsız hareket etmişler ve mescit, medrese, kütüphane, han, kervansaray, hamam, çeşme, köprü ve suyolları yaptırarak Anadolu’yu bayındır hale getirmişlerdir. Dolayısıyla, beyliklerin vakıflar vasıtasıyla istihdam ve hızlı kalkınma sağladığı ve sağlık ve eğitim gibi hizmetlerle toplum huzurunu sağladığı söylenebilir. Beylikler, bulundukları bölgeleri düşmanlara karşı savunarak Türk varlığını korumuş, böylece Anadolu’nun bugünkü demografik yapısının şekillenmesinde önemli bir rol oynamışlardır. İnşa ettikleri eserlerle Türk milletinin en zor dönemlerinden birinde, Anadolu'daki yüksek Türk kültürünü muhafaza etmişlerdir. Vakıflar vasıtasıyla Türk toplumundaki birçok güzel gelenek ve değer canlı tutularak milli sosyal kültürümüzün bugüne taşınmasını sağlamışlardır.

Mistik Rüzgarlar I: Tasavvuf Akımlarının Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasına Etkisi

Tasavvuf, temelinde bireyin nefsini aşarak Allah'ın varlığına ulaşma çabasının yattığı, İslam'ın mistik ve spiritüel bir yorumudur. Müslümanların Allah'a daha derin bir yakınlık kazanmalarını amaçlayan bu yorum zaman içinde çeşitli tarikatlarla örgütlenmiştir. Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması sürecini hızlandıran etkenlerden birisi tasavvuf akımlarının aktif faaliyetleridir. Tasavvuf akımları, maddi olarak fethedilmiş Anadolu topraklarını tabiri caizse manevi yönden fethederek Anadolu’nun kalıcı bir Türk ve Müslüman yurdu olmasını sağlamışlardır. Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu’ya gelen Türkmen kitleleri arasında dervişler, alimler ve sanatkarlar da bulunmaktaydı. Bu sayede kadim Orta Asya Türk kültürü ve Türk-İslam sentezi fikirleri Anadolu’ya taşınmıştır. Şeyhler ve dervişler Anadolu’da hızlı bir biçimde tekkelerini ve zaviyelerini kurarak teşkilatlanmaya başlamışlardır. Tasavvuf akımlarının özellikle manevi desteği, fethedilen bölgelere yerleşen Türkmen kitleleri arasında milli birlik ve bütünlüğün oluşmasında etkin rol oynamıştır. Törelerine sıkı sıkıya bağlı ve dini bilgileri zayıf olan Türkmenler arasında tasavvuf fikriyatını yaymak amacıyla birçok Türkçe eser yazılmış ve bunlar Türk tekke/tasavvuf edebiyatının temellerini oluşturmuş ve Türkçe’nin edebi bir dil olarak kalıcılaşmasını sağlamıştır. Özellikle 12-13. yüzyıllarda tasavvuf zümreleri sayesinde Anadolu hızlı bir biçimde Müslümanlaşmıştır. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Ahi Evran ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi Türk-İslam tarihinin önemli şahsiyetleri bu asırlarda yasamış ve Anadolu Türklerini etkilemişlerdir. Mevlevi, Vefâiyye ve Kalenderi gibi tarikatlar Haçlı seferleri ve Moğol istilası gibi sıkıntılı ve buhranlı zamanlarda halkın direncini koruyarak Türk toplumunu bir arada tutmuşlardır.


Horasan ve Türkistan bölgesi, İslam’ın erken dönemlerinden itibaren Türk-İslam kültür ve tarihinde önemli bir yer tutmuştur. Türklerin İslam’la tanışması ve kitlesel halde İslam’ı kabulleri bu bölgede gerçekleşmiştir. Her yönüyle ilk Türk tarikatı olan Yesevilik burada kurulmuş, Türk Tasavvuf kültürü burada ortaya çıkmıştır. Burada yetişen birçok derviş ve şeyh, Anadolu’daki tasavvufi hareketlerin şekillenmesinde büyük rol oynamışlardır. Horasan bölgesinden Anadolu’ya gelen bu şahsiyetler “Horasan Erenleri” veya “Rum Abdalları/Abdalan-ı Rum” olarak adlandırılmışlardır. Abdalan-ı Rum’un kökenlerini Türklerin İslamiyetle ilk tanıştıkları zamanlara götürebiliriz. Türk tarihi boyunca, merkezi devlet otoritesinin kanatları altındaki Ortodoks Sünni anlayışa zıt olarak göçebe Türkmen kitleleri arasında Heterodoks bir İslam anlayışı gelişmiştir. 751 yılındaki Talas savaşından sonra Türkler İslam’a küçük gruplar halinde girmeye başlamışlardır. Daha sonra, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular İslam dinini kabul ederek İslami geniş bir coğrafyaya yayıp en büyük koruyucusu olmuşlardır. Selçuklu döneminde, Nizamiye Medreseleri ve Anadolu Selçuklu sarayı ve çevresi tarafından desteklenen Sünni İslam anlayışı, göçebe geleneğini sürdüren Türkmen toplulukları arasında devletin resmi politikasından ayrı olarak halk arasında benimsenen farklı İslam yorumunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. İslam'ın bu heterodoks yorumu ve Rum Abdallarının inanç ve yaşam tarzının temeli, yarı göçebe Türk kültürüne dayanmaktadır. Orta Asya'nın bozkırlarında göçebe bir yaşam tarzı benimsemiş Türkler, İslam'a geçtiklerinde yüzyıllardır sürdürdükleri inançlarının birçok öğesini yeni dinlerine eklemişlerdir [17].


Babai, Kalenderi, Cavlaki veya Haydari gibi isimlerle adlandırılan Rum Abdalları Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde önemli bir unsur olarak kabul edilir. Bu dervişler genellikle tahta kılıçlarıyla savaşlara katılan, savaş dışında ise din propagandası yapan ve ellerindeki malları yoksullara dağıtan dağınık giyimli ve ürkütücü görünen meczup kişilerdi. Bu kişiler sadece alim ve şeyh olarak değil, aynı zamanda toplum içinde manevi rehber ve önder olarak rol almışlar, alp ve gazi olarak bizzat fetihlere katılmışlar ve ahi olarak iktisadi hayata yön vererek fethedilen bölgelerin maddi ve manevi olarak ihyasına katkı sağlamışlardır. Fethedilen bölgelere yerleşerek bu bölgelerin Osmanlı toprağı olmasına katkı sağlamışlar ve çevredeki müritleriyle küçük yerleşim birimleri kurmuşlardır, böylece göçebe yaşam tarzından yerleşik hayata geçişi desteklemişlerdir. Abdal Musa, Geyikli Baba ve Karaca Ahmet gibi dervişler aynı zamanda kendi aşiretlerinin liderleri olarak Türkmen babası olarak anılmışlardır. Saçları, kaşları ve sakalları tıraşlı, ancak bıyıkları uzun olan Horasan Erenleri, halkı etkilemek için bazı kerametler gösteren kişilerdi. İslam öncesi Türk dini geleneğinde önemli bir yere sahip olan Orta Asya Şaman teamülleriyle birçok ortak noktaya sahiptiler. Örneğin, halk arasındaki inanışa göre, Geyikli Baba ve Abdal Musa vahşi hayvanları kontrol edebiliyor, Hacı Bektaş şekil değiştirip hayvan şekline girebiliyor ve Abdal Musa ateşi kontrol edebiliyorlardı.


Ahmet Yesevi

Türklerin Müslümanlaşması deyince akla ilk gelen önemli figür Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’dir. Hanefi mezhebine mensup Ahmet Yesevi, 12. yüzyılda Horasan/Türkistan’da yaşayan tarihin ilk büyük Türk tasavvuf ehlidir. Orta Asya Türkleri arasında İslam’ın yayılmasında kilit bir rol oynamıştır. Fikirleri temel alınarak kurulmuş, ilahi aşkı, hoşgörü ve insan sevgisini vurgulayan Yesevi tarikatı Türk-İslam dünyasını yüzyıllar boyunda derinden etkilemiş ve Sufi geleneklerini önemli ölçüde etkilemiştir. Anadolu’nun manevi fatihi olarak da anılan Hoca Ahmet Yesevi’nin, Anadolu'ya hiç gelmemiş olmamasına rağmen Anadolu'da 800 yıl sonra bile tanınan ve sevilen bir figür olması onun fikirlerinin etkisini çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Ahmet Yesevi eserlerinin çoğunu Türk toplumunun anlayabileceği sade ve açık bir dille Türkçe yazarak İslam’ı anlatmıştır. Yesevi’nin en ünlü eseri Türkçe yazılmış Divan-ı Hikmet’tir. Eser, Yesevi'nin manevi öğretilerini ve düşüncelerini içeren ve Türklere İslamiyet’i öğretmek için yazdığı “hikmet” adı verilmiş şiirlerden oluşur. Bu eserinde Yesevi'nin öğretileri, İslam inancını Türk gelenekleri, inançları ve yaşam tarzıyla uyumlu bir şekilde sentezleyerek göçebe nüfuslar arasında erişilebilir ve cazip bir İslam formu yaratmıştır. Bu sentez içerisinde Orta Asya’ya özgü inanç unsurları bulundurmuştur. Örneğin, Yeseviler’in kadın ve erkek beraber zikir yaptıkları rivayet edilmektedir. Divan-ı Hikmet eseri sayesinde, İslamiyet göçebe Türk toplulukları arasında daha hızlı yayılmaya başlamıştır. Yesevi aynı zamanda Türk edebiyatı içinde tekke edebiyatı olarak adlandırılan dini edebiyatın da kurucusu kabul edilir [18].


Ahmed-i Yesevî’nin Türk tarihindeki önemi, yalnız beş-on parça veya birkaç cilt tasavvufî manzumeler yazmış eski bir şair olmasından değil, İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı asırlarda, Türkler arasında ilk defa tasavvuf mesleği vücuda getirerek ruhlar üzerinde asırlarca hüküm sürmüş olmasındandır. Ahmed-i Yesevî, kuvvetli şahsiyeti ile, Türkler arasında asırlarca yaşayan büyük bir tarikat kurdu. Yeseviyye, bir Türk tarafından ve Türkler arasında kurulmuş ilk tarikattır. Fuat Köprülü, [19]


Hoca Ahmet Yesevi, oluşturduğu Türk -İslam senteziyle Abdalan-ı Rum'un fikri ve manevi temellerini atmıştır. Yesevi, göçebe Türkmen toplulukları arasında İslam'ı yaymıştır ve birçok halife yetiştirerek onları dört bir yana tebliğ için göndermiştir. Yesevi ekolüyle yetişen birçok derviş özellikle 13. Yüzyılda Moğol istilası neticesinde büyük kalabalıklar halinde Anadolu’ya gelerek medreseler ve tekkeler açarak fikirlerini Anadolu’ya taşımışlar ve tebliğ faaliyetleriyle İslamiyet’i yayarak dinin burada yerleşmesini sağlamışlardır ve Türkiye Selçuklu ve Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde önemli bir rol oynamışlardır. Bu dervişler Anadolu’da Vefâiyye ve Haydarîlik tarikatlarıyla yakın ilişkide olmuşlardır. Yesevi öğretileri, Anadolu'daki tasavvuf kültürünün temel taşlarını oluşturmuştur. Yaygın kanaate göre, Ahmet Yesevi'nin görüşleri, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Hacı Bayram Veli gibi sonraki Türk mutasavvıflarının düşünceleri üzerinde büyük etki bırakmıştır. Bu büyük şair ve düşünürler, Yesevi'nin eserlerinden ilham alarak Anadolu’yu Türkleştiren ve Müslümanlaştıran kendi tasavvufi öğretilerini geliştirmişlerdir. Fuat Köprülü'ye göre, Yesevi'nin Anadolu'ya gönderdiği halifeler, burada Babailik ve Bektaşilik gibi Anadolu'nun düşünsel yapısını derinden etkileyen iki tarikatın oluşmasına yol açmıştır.


“Adım sanım kalmadı ben bir hiç oldum

Allah’ı yâd eyleyerek yüce oldum

Pak yürekle O’na bağlanıp, gör nice oldum

 Fenâfi’llâh makamına geçtim işte”

[Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmet]


Yesevi öğretilerinin etkisiyle Müslüman olan birçok Türkmen babası Moğol istilası sonucu Anadolu’ya gelmiştir. Başlangıçta Büyük Selçuklu ve daha sonra Anadolu Selçuklu sultanları, bu Türkmen aşiretlerini Anadolu'nun çeşitli bölgelerine ve özellikle sınır bölgelerine yerleştirdiler. Selçuklu Sultanları, bu yerleştirme politikasını kendi hükümdarlıklarını ve devletlerini güvence altına almak amacıyla uyguluyorlardı. Çünkü, İslam'ı tam anlamıyla benimsememiş olan ve aşiretlerinde dini otoriteyi temsil eden Türkmen liderleri, dini ve siyasi otorite olarak kabul ediliyordu. Babai isyanına aktif olarak katılmış Rum Abdalları isyanların ardından Anadolu'nun sınır bölgelerine ve uçta en güçlü beylik olan Osmanlı Beyliği topraklarına girmek zorunda kalmış ve kuruluş aşamasında etkili olmuşlardır.

Mistik Rüzgarlar II: Tasavvuf Akımlarının Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasına Etkisi

Hacı Bektaşi Veli

Hacı Bektaşi Veli El Horasani, 13. yüzyılda yaşamış bir Türk mutasavvıfı ve Anadolu'da Bektaşi tarikatının kurucusudur. Aynı zamanda bir Türkmen babasıdır yani kendisine bağlı Türkmen aşiretinin manevi lideridir. Babailer isyanı sürerken aşiretiyle Horasan’dan Anadolu’ya geldiği bilinen Hacı Bektaşi Veli’nin o dönemde Moğol istilası sebebiyle Anadolu’ya gelen Yesevi veya Haydari dervişlerinden biri olması kuvvetle muhtemeldir. Ahmet Yesevi geleneğini Anadolu’da devam ettirmiştir. Anadolu’daki Ahi teşkilatı ile yakın ilişkide olan Hacı Bektaşi Veli’nin Ahilerin piri Ahi Evran’la da yakın olduğu kaynaklarda geçmektedir. Hacı Bektaş Veli'nin öğretilerinin sade, anlaşılır ve halka yakın olması, öğretilerinin geniş Türkmen kitleleri tarafından benimsenmesini sağlamıştır ve bu öğretiler Türkmenlerin sosyal ve dini yapısını şekillendirmede önemli bir rol oynamıştır. Bazı kaynaklar Hacı Bektaşi Veli’nin kardeşi Menteş ile Babai isyanının lideri Baba İlyas-ı Horasani’ye biat edip Vefâiyye tarikatına bağlandıklarını ve Menteş’in Babailer İsyanına bizzat katılıp öldürüldüğünü söyler. Bektaşi tarikatı, Osmanlı Devleti'nin askeri yapılanması içinde önemli bir yer tutan Yeniçeri Ocağı ile yakın ilişkiler geliştirmiştir. Yeniçeriler Bektaşi inançlarına göre yetiştirildikleri için, Bektaşiler Osmanlı'nın savaşçı sınıfının dini ve kültürel kimliğini şekillendirmede etkili olmuştur.


Derviş-i dervişan, makbul-ü makbulan

Baş üryan, sine püryan, dide al kan

Yezid’e kan kusturan göğüs kalkan

Arslan pençesinden kelle kurtaran

Bu meydanda nice başlar kesilir, olmaz soran

Mucizat-ı fahr-i cihan

Kerem-i şah-ı merdan

Bi-hürmeti abdalan

Pirimiz, hünkarımız, Hacı Bektâş-ı Velî Şah-ı Horasan

Demine devranına huuu diyelim

[Yeniçeri Gülbank’ı]

 

Yunus Emre

Yunus Emre, Türk-İslam kültüründe önemli bir yere sahip bir ozan ve tasavvuf ehlidir. Doğum ve ölüm tarihleri net olarak bilinmemekle beraber 13. yy. ortaları ve 14. yy. ilk çeyreği arasında yaşadığı ve Eskişehir Sarıköy’de doğduğu bilinmektedir. Yaşadığı dönem itibariyle Anadolu Türkleri, taht kavgaları, Türkmen isyanları ve Moğol istilası sebebiyle çok zor günler geçirmekteydi. Bütün bu karmaşada halk ahiler, tekkeler ve tarikatların maddi ve manevi yardımına sığınmıştır. Devletin çözülüp dağılmaya başladığı bu dönemde, uç bölgelerinde Moğol baskısından kurtulmuş Türkmenler gaza ve cihat aşkıyla Orta ve Batı Anadolu’da kendi beyliklerini kurup tekrardan teşkilatlanırken, dedeler, alpler, gaziler, Abdalan-ı Rum, Baciyan-ı Rum ve Ahiler, Osmanlı Devleti’nin kurulup büyümesinde öncü olmuşlardır. Yunus Emre, Kelimetullah ve Nizam-ı Alem için hayatlarını adamış bu gruplara manevi gücü veren ve samimi ve sade Türkçesiyle rehberlik eden en önemli figürlerden birisidir. Evliya Çelebi, Ahmet Yesevi’nin Anadolu’da birçok müridi olduğunu kaydetmiştir. Fuat Köprülü’ye göre, Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu ve Balkanlar’daki en tanınmış müritleri Hacı Bektaş-ı Veli ve Saltuk Baba/Sarı Saltuk’tur. Yunus Emre, bir şiirinde;


Yunus’a Tapduk’dan oldu, hem Barak’dan Saltuk’a

Bu nasib çün cûş kıldı ben nice pinhân olam


diyerek şeyhinin Baba Tapduk olduğunu, Tapduk’un Barak Baba’nın halifesi olduğunu ve Barak Baba’nın da Baba Saltuk’un halifesi olduğunu belirtmektedir. Bu silsileyle Yunus Emre’nin Yesevi öğretisinden etkilendiği kesindir. Türk-İslam tasavvufunun fikir olarak öncüsü Pir-i Horasan Yesevi, edebi olarak öncüsü Türkmenlerin onu çağırdığı gibi “Bizim Yunus”tur.


Türkçe’nin edebi bir dil olarak tercih edilmediği bir dönemde şiirlerini sade ve halkın anlayabileceği bir Oğuz Türkçesi ile yazarak geniş Türkmen kitleleri tarafından sevilmiş ve günümüze kadar Türk halkındaki teveccühünü korumuştur. Anadolu’nun birçok yerinde mezarlarının olması onun yüzyıllar sonra bile Türklerin kalbindeki yerini koruduğunu göstermektedir. Şiirlerini Türkçe yazması, tasavvufi öğretileri geniş kitlelere ulaştırmıştır. Eserleri, Türkçe'nin bölgede edebi yazı dili olarak benimsenmesine katkıda bulunmuştur. Şiirlerinin ana temaları ilahi aşk, dünya faniliği, tevazu ve hoşgörüdür ve bunlar Risaletü’n-Nushiye ve Divan isimli iki eserde toplanmıştır [20].


Okursun tasrif kitab nice binâ vü irâb

Havf u recâ sende yok eyle kim bir Tatarsın

[Yunus Emre]

Ahilik ve Ahi Evran

13.yy’dan beri Türk milletinde toplumsal dayanışma, ekonomik kalkınma ve siyasi istikrarın temel taşlarından biri olarak kabul edilen ahilik teşkilatının kökeni, İslam coğrafyasında ortaya çıkan fütüvvet teşkilatına dayanır. Bu yönüyle sadece iş hayatının belli standartlar ve ahlaki esaslar çerçevesinde olmasını sağlayan bir meslek teşkilatı olmayıp, mistik ve tasavvufi bir kökü vardır. Günümüz esnaf teşkilatlarının öncülü olan bu teşkilat, dini, sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasi boyutları olan bir organizasyon olup, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında ve Anadolu’nun bize yurt olmasında büyük rol oynamıştır. Ahilik teşkilatı, Türkmenlerin aşiret hayatından yerleşik hayata geçmelerini, İslam’a uygun yaşamalarını ve şehir yaşamına uyum sağlamalarını kolaylaştırmıştır. Türklerin üretken ve eğitimli bireyler olmalarını ve meslek edinmelerini sağlayarak tarımsal, ekonomik, sosyal güvenlik ve eğitim sistemlerinin oluşmasına katkı sağlamışlardır. Ahiler, savaş ve devletin yetersiz kaldığı zamanlarda ise asker olarak hizmet etmişlerdir. Daha önceki yazılarımda vurguladığım gibi, 1240’taki Babai İsyanı ve 1243’teki Kösedağ bozgunu sonrasında Anadolu’nun kasaba ve köylerinde merkezi otorite kaybolmuştur. Devletin dağıldığı bu kaos ortamında oluşan boşluğu bir sivil/sosyal/iktisadi toplum kuruluşu gibi çalışan Ahiler doldurmuştur. Ahiler Selçuklunun dağılmasıyla ortaya çıkan Türk beyliklerinde etki sahibi olmuşlardır. Çoğunluğu Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya yerleşen ve daha önce Harezm, Horasan, Rey ve Buhara gibi şehirlerde esnaf ve zanaatkarlıkla uğraşan Ahiler, kurdukları zaviyeler aracılığıyla fikirlerini yaymışlardır.


Anadolu’da Ahi Evran’dan önce de Ahi ismiyle anılan zanaatkarlar bulunmasına rağmen, Ahi Evran, Ahilikle bağlantılı en çok tanınan şahsiyet olup, Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelmiş ve burada Ahilik teşkilatının kurulup yapılandırılmasında büyük rol oynamıştır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasından ünlü bir Türkmen babası olan Ahi Evran’ın asil ismi Şeyh Nasirüddin Mahmud el-Hoyî olup daha sonraları Ahilikle özdeşleşmiş ve Ahi Evran adıyla anılmıştır. İlk olarak 1205 yılında Kayseri’ye yerleşip o bölgede dericilik yapmış ve orada Ahilik teşkilatının temellerini atmıştır. 1227’de ulu hakan Aladdin Keykubad’ın ricasıyla Konya’ya yerleşmiştir. Ahilerin en büyük destekçilerinden olan sultanın ölümü sonrası tahta geçen II. Gıyasettin Keyhüsrev, vezir Saadettin Köpek’le beraber Türkmen güç odakları üzerinde baskı kurmak istemiş ve bu sebeple Ahi Evran ve çevresini tutuklatmıştır. Babai İsyanına Ahilerin de katıldığı ve hatta isyanın bastırılmasından sonra birçok ahinin yakalanarak cezalandırıldığı, bazı ahilerin de uç bölgelerine kaçtıkları birtakım kaynaklarda geçmektedir. Bu olay da Ahiler/Türkmenler ve devlet arasındaki sürtüşmeyi açıkça göstermektedir. Halil İnalcık, Mevlana’nın Moğollarla iş birliği yapan ve Fars kültürüne tutkun Selçuklu seçkin sınıfına hitap ettiğini ve dolayısıyla Türkmen merkezi Ahi Evran’la arasının iyi olmadığını belirtir ve bu düşmanlığı Mevlana’nın şeyhi Şems-i Tebrizi’nin 1247’te öldürülmesine bağlar.


Sultanın ölümü sonrası Konya’dan ayrılıp en sonunda Kırşehir'e yerleşen Ahi Evran ölene kadar burada yasamış ve Ahiyân-ı Rum adli teşkilatın temellerini atmıştır. Bu teşkilat Kayseri’deki teşkilatın daha sistemli bir halidir. Kırşehir Ahiyân-ı Rum merkezi olmuş ve kurucu piri olarak Ahi Evran kabul edilmiştir. Bu dönemde Kırşehir Sulucakarahöyük’te yaşayan Hacı Bektaş-ı Veli ile yakın bir dostluk kurmuştur. Alevi-Bektaşi geleneğinde, Ahi Evran’ın hanımı Fatma Bacı Hacı Bektaş-ı Veli’nin tek müridi olarak kabul edilmesi bu yakınlığı açık şekilde göstermektedir. Bazı kaynaklara göre, Fatma Bacı önderliğinde Bacıyan-ı Rum olarak adlandırılan bir kadın teşkilatı kurulmuş, bu teşkilat kadınlara dini ve mesleki eğitim vererek sosyal hayata aktif katılımlarını sağlamıştır [21]. Ahi Evran tarafından Kayseri, Konya ve Kırşehir’de temeli atılan teşkilat hızlıca başta Osmanlı Beyliği toprakları olmak üzere Anadolu'nun her köşesine yayılmıştır.

1482 yılında inşa edilmiş Ahi Evran Camii ve Türbesi, Kırşehir

Ahiler Osmanlı devletinin kuruluş döneminde önemli katkılarda bulunmuştur. Bir uç beyliği olan Osmanlı, Ahilerin yoğun olarak bulunduğu topraklar olmuştur. Köylerde ve uç bölgelerinde teşkilatlanan Ahiler hem mevcut yerleşimleri geliştirmiş hem de yeni köylerin kurulması ve iskan edilmesine yardım ederek uç bölgelerinin hızlıca Türkleşmesi ve İslamlaşmasını sağlamışlardır. Devletin kurulusunda önemli bir yere sahip Şeyh Edebali Ahilerle çok yakın ilişkilere sahiptir. Kuruluş döneminde devlet tarafından verilen vakıf arazileriyle direkt olarak desteklenmişlerdir. Osmanlı’nın daha sonraki dönemlerinde devletin güçlenmesiyle etkileri azalmasına rağmen esnaf teşkilatı olarak var olmaya devam etmişlerdir. Anadolu ve Rumeli’de zaviyeler inşa etmişler, büyük şehirlerde mahalleler, çeşmeler, hanlar, camiler ve mescitler kurarak toplumun huzuru ve birliği için çalışmışlardır. Bu imar faaliyetleriyle sosyal hayatı canlı tutarak dayanışmayı sağlamışlardır. Ahiler ayni zamanda Bektaşilik, Melamilik ve Halvetilik gibi birçok tarikatta bulunmuşlardır [22].


Vefâiyye Tarikatı 

11. yüzyılda Irak'ta kurulan Vefâiyye Tarikatı, Türkiye Selçuklu ve erken Osmanlı dönemlerinde önemli bir rol oynamıştır. Anadolu Selçukluları devrinde Vefâiyye dervişleri tekke ve zaviyelerini Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen göç yolu üzerinde kurarak iskan ve kolonizasyon faaliyetlerini hızlandırmışlar ve güvenlik sağlamışlardır. Türkmen babası Dede Garkın, tarikatı özellikle Güneydoğu Anadolu’daki Türkmen kitleleri arasında popüler hale getirmiştir. Babailer İsyanının liderlerinden ve Türkmen kitleleri arasında çok popüler bir figür olan Baba İlyas el-Horasani Dede Garkın’ın halifelerinden birisidir. İsyanın bastırılmasından sonra Babai şeyhleri ve dervişleri merkezi otoritenin zayıf olduğu uç Türkmen bölgelerine kaçmışlardır. Kösedağ savaşı sonrası devletin dağılma sürecinde bağımsız olan beyliklerde faaliyetlerine devam etmişlerdir.


Babai isyanı sonrası bir kısım Vefâî dervişi bir uç beyliği olan Osmanlı Beyliği topraklarına yerleşmiştir. Vefâiyye tarikatını 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarında tarikatın ilk temsilcisi olan ve aynı zamanda Osman Gazi’nin kayınbabası olan Şeyh Edebali’yle görmekteyiz. Şeyh Edebali Osman ve Orhan Gazi döneminde devlete kuruluş aşamasında büyük destek vermiş ve bazı politikalarda söz sahibi olmuştur. Osmanlı Devleti'nin kuruluş sürecinde Vefâîyye tarikatına mensup olan bir diğer önemli kişi Geyikli Baba'dır. Geyikli Baba, Bursa'nın fethine katılıp sağladığı katkılarla Orhan Gazi'nin takdirini kazanmıştır. Orhan Gazi tarafından kendisi için bir zaviye yaptırılmıştır. Çünkü Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından biri olan Turgud Alp’in, Geyikli Baba'nın müritlerinden biri olması da tarikatın dönemin gazileri arasında önemli bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Tarikat daha sonra ünlü Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazâde gibi önemli şahsiyetler tarafından Osmanlı topraklarında temsil edilmiştir. Tarikatın Anadolu’da hatırı sayılır bir nüfuza sahip olması Türk tasavvuf anlayış ve Sufi akımlarının sadece Türkistan/Orta Asya ve Yesevi tarikatı kökenli olmadığını ve Arap coğrafyasındaki akımlardan da etkilendiğini göstermektedir [23].

Fransız seyyah Nicolas de Nicolay’ın tasviri ile Geyikli Baba

Anadolu’nun Türkleşmesine etki etmiş tasavvuf akımları ve figürlerinden bahsettiğim bu yazımı bizzat kaleme aldığım “Türk Tasavvuf/Tekke Edebiyatına Saygı” isimli şiirimle sonlandırmak istiyorum.


Başında altın tac olsa ne fayda imiş

Saltanat bir selâyla toprak altında biter

Derviş yollarda meşk edip tutuşmuş

Mâşukun elinden bir damla su ister

 

Gâfil mâl ü dünyâyı dâim sanmış

Son nefesle dâru’l-bekâ bizi bekler

Şu fânî gök kubbe erenlere dar gelmiş

Ruh Hak deryâsında ferahlamak ister

 

Divane derviş gam-ı aşkınla kavrulmuş

Abdal gibi cânân peşinde koşmak ister

Hüda emâneti gövdemde durmaz olmuş

Mecnûn gibi çöllerde teslim olmak ister

 

Deli gönlüm cihandan âzâde olmuş

Han-ı dünyada kervân-ı mevti bekler

Mâşukumu ararken yolum kaybolmuş

Bu âciz kul Yunus gibi yanmak ister

 

Âşık dünyevi hevesten âmâ olmuş

Gül bahçesinde derdine dermân ister

Vusladı ararken cânı terk etmiş

Süleyman hayâlden uyanıp şaraptan ister

Sonuç

Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşma süreci, Selçuklu Devleti’nin yıkılmasıyla sona ermemiş, aksine Osmanlı Devleti ile devam etmiştir. Osmanlılar, Anadolu’yu fethederek burada güçlü bir imparatorluk kurmuşlar ve bu toprakları İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri haline getirmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu dönemi, Anadolu’nun Türkleşmesinin ve İslamlaşmasının zirve noktası olmuştur. Türklerin, Anadolu’ya getirdiği kültürel değerler, inşa ettikleri mimari eserler ve sosyal yapılar, bu toprakların kimliğini derinden etkilemiştir. Anadolu’nun dört bir yanına yayılan Selçuklu ve Osmanlı mimarisi, günümüzde hala ayakta durmakta ve bu kültürel mirası yaşatmaktadır. Ayrıca, Türk dilinin ve kültürünün Anadolu’da kökleşmesi, bu toprakların Türklüğünü pekiştirmiştir. Anadolu’nun Türkleşme süreci, sadece bir milletin göç hikayesi değil, aynı zamanda bir medeniyetin inşa sürecidir. Türkler, bu topraklarda sadece yeni bir yurt edinmekle kalmamış, aynı zamanda burada yeni bir medeniyet kurmuşlardır. Bu süreçte yaşanan mücadeleler, zaferler ve kayıplar, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Sonuç olarak, Anadolu’nun Türkleşme süreci, tarihin akışını değiştiren büyük bir dönüşüm olmuştur. Orta Asya’dan başlayan bu yolculuk, Anadolu’da sona ermiş ve burada yeni bir Türk yurdu kurulmuştur. Bu süreç, Türk milletinin tarihindeki en önemli olaylardan biri olarak, günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Bu topraklar, binlerce yıllık Türk kültürünün ve tarihinin bir parçası olarak, Türk milletinin hafızasında ve kimliğinde silinmez izler bırakmıştır.

Kaynakça

[1] "Türk" adının Çin kaynaklarındaki ilk görüntüsü, Ahmet Taşağıl, https://youtu.be/B_RNMneqr_o?feature=shared

[2] Töles Boylarının Stratejik Önemi (6. ve 7. yüzyıllar), Ahmet Taşağıl

[3] Kanglı (Kao-Ch’e) Boyları Hakkında Bir Değerlendirme, Ahmet Taşağıl

[4] Diyar-ı Rum'un (Roma Ülkesi=Anadolu) "Türkiye" Haline Gelmesinde Türk Kültürünün Rolü, Salih Koca

[5] https://www.haberTürk.com/yazarlar/murat-bardakci/1031863-bilen-bilmeyen-herkes-konusuyor-osmanli-devletinin-resmi-adi-devlet-i-aliyyedir

[6] Anadolu’nun Fethini Kolaylaştıran Faktörler, Nilay Ağırnaslı

[7] Kösedağ savaşı ve tarihin akışına etkisi, İbrahim Koca

[8] Anadolu'nun Fethi ve Türkleşmesi, Mustafa Kafalı

[9] Türklere Anadolu’nun Kapılarını Açan Savaş: Malazgirt, Adnan Çevik

[10] Haçlı Seferleri’nin Türkiye Selçuklu Devleti Üzerine Genel Etkileri, İsmail Sipahi

[11] Anadolu’nun Türkleşmesi ve Türk Vatanı Haline Gelmesi Meselesi, Sinan Tarifci

[12] İslam Tarihi El-Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi, İbnü’l Esir, Çeviren: Ahmet Ağırakça, Abdülkerim Özaydın

[13] Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu'da Moğol hakimiyeti ve tesiri, İsmail Yıldırım

[14] Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Faruk Sümer

[15] Beylikler Döneminin Anadolu’nun Türkleşmesine Katkıları, Kader Altin Ve Elif Kömürcü

[16] Vakfiyelere Göre Anadolu Beyliklerinde Sosyal ve Kültürel Hayat, A. İstemi Saylam

[17] Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Abdalân-I Rum (1300-1400), Haşim Şahin

[18] Türklerin ve Anadolu’nun İslamlaşmasında Yesevi hareketi ve Ahmed Yesevi, Ömer Altun

[19] Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Fuat Köprülü

[20] Yunus Emre Devrinde Türkiye’nin Sosyal Durumu, Faruk Sümer

[21] Anadolu Selçukluları Devrinde Anadolu Bacıları (Bacıyan-ı Rum) Örgütünün Kurucusu Fatma Bacı Kimdir, Mikail Bayram

[22] Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler, Haşim Şahin

[23] Selçuklu ve Erken Osmanlı Döneminde Vefâiyye Tarikatı, Haşim Şahin

[24] Kösedağ Savaşı’ndan Beylikler Dönemine Anadolu’da Sosyal ve Kültürel Yapı, Seher Karadağ